İRFAN ÖZFATURA

1920 yılında dünyada 2 milyon 382 bin araba yapılır; 2 milyon 227 bini ABD malıdır.
1930 yılında dünyada 4 milyon 134 bin araba yapılır; 3 milyon 363 bin tanesi ABD malıdır.
1940 yılında dünyada 4 milyon 932 bin araba yapılır, 4 milyon 513 bin adeti ABD malıdır.
Yani o yıllarda on otomobilden dokuzu Detroit’ten çıkar. Bu küçük şehir tek başına (dikkat buyurun) Almanya, Fransa ve İngiltere’nin dış ticaretinden fazla ciro yapar. Michigan civarındaki cam, alüminyum, bakır, çelik, deri, lastik te-sisleri üç vardiya çalışırlar.
Henry Ford işçilerine dolgun ücret verir ve otomobil satar onlara. Para dönüp dolaşır, yine gelir patrona, hani kırk yıl düşünsem aklıma...
Harcayan işçiler şehri parlatır, berberinden pizzacısına herkes kazanır. Sağlık, kira ve yakıt yardımı da yapılır ayrıca. Çocuklara bedava süt, bal, tereyağ.
Ancak sendikaların talepleri de artar, işin içine ırkçılık girer ve niza başlar. 1967’de resmen isyan kopar, silahlar konuşur sokaklarda.
Rakamlara dönersek 1950 yılında Detroit on otodan sekizine imza atar. Oran 1960’da iki arabada bire, 1970’de 3,5 arabada bire, 1980’de ise beş arabada bire düşer ve o yıl Japonlar şampiyon olurlar.
Almanlar, Fransızlar ve Koreliler de doludizgin gelmektedir, düşünün umursamadıkları Çin bile ABD’yi dörde katlar (2008).
2009’da dünyada yaklaşık 61 milyon araba imal edilir, ABD sadece 5,7 milyonuna imza atar. Yani bir zamanlar sektörün nabzını tutan Detroit, onda biri bile bulamaz (OICA).
Amerikan firmalarının marka değerleri de geriler, yıllardır rakiplerine tur bindiren GM (Toyota, Mercedes, VW, BMW ve Honda’nın ardından) altıncı olabilir anca.  

OTOMOTİVLE BAŞLAR, OTOMOTİVLE BATAR
Amerikalı otomotivciler kibirlerine yenilir, talepleri okuyamazlar. GM ve Chrysler iflas isteyince Detroit dibi boylar. Çıkarılan işçiler tası tarağı toplar, şanslarını başka diyarlarda ararlar. Şehir ıssızlaşır, şavkı şaşaası kalmaz.  
Nasıl bacası tütmeyen ev çökerse, Detroit de kararır katran keser zamanla. Ot bürümüş kaldırımları, diken sarmış parkları, metruk binaları, yabani hayvanları ve sürekli artan suç oranı ile korku filmine döner âdeta.
Sokak lambaları yanmaz, toplu taşıma çalışmaz. Uyuşturucu bağımlıları terkedilmiş tesislere çöker, çeteler devriye çıkar. Viraneler yarasa yuvası olur, cesetler takılır ayaklara. Ölenlerin ardı aranmaz, savurur atarlar morga.
11 bin faili meçhul dosyası raflarda tozlanadursun, gasp, tecavüz ve yaralamalar takibe bile alınmaz.
Gece “ben bir dolaşayım” demekle intihara teşebbüs arasında fark yoktur. Eller yukarı baby! Hastala vista!   
Polis, itfaiye ve ambulans en erken 58 dakikada gelebilir, araçları olmadığından değil, maaşları yatmadığından.
-Hele sen bi geber, gelir bakarız bir ara!
Efendim filan sefil falan viranede donmuş. “Naapalım yatmasaymış orada!”
78 bin terkedilmiş mekân vardır ve günde ortalama 40 yangın çıkar. Çağrılan itfaiyeciler pusuya düşürülüp soyulunca... Eee adam gider mi bir daha?

Urganı VW Geçirir
1950’li yıllarda Amerikalılar salon salomonje arabalar yapmaktadırlar, iri kaportaları nikelajlı çıtalarla süsler, kaput altlarına 5 litrelik tosuncuklar yatırırlar.
Derken VW girer piyasaya, kamlumbağalar kanatlı Amerikanların yanında ufak tefek kalırlar. Lakin kalitelidirler, Yahudi mahallesinde bile “Hitler arabası” aranmaya başlar.
VW “Küçük düşün” sloganıyla halkı yakalar, sadece 1957’de 80 bin otomobil satar. Transporter minibüsler de çok sevilir, hippiler bayılır ona.
Amerikan otomobillerinin radyatörü ile tamponu arasında neredeyse 20 santim boşluk vardır. Bu gereksiz büyüklük ve bu verimsiz motorlar benzin faturanızı kabartmaktan başka işe yaramaz. İnsanlar kullanmadıkları beygir güçlerinden soğumaya başlar.
Öyle değil mi ama? Eğer bir otomobil abartmadan da yapılabiliyorsa…
Detroit önceleri hafife alsa da VW’i tercih edenlerin sanıldığı gibi fakir fukara takımı olmadıklarını anlar.
General Motors, 1959’da arkadan motorlu “Corvair” ile cevap verir atağa. Lâkin sıkıntılı bir arabadır, adı “her hızda tehlikeliye” çıkar, proje ellerinde patlar.

Tekmeyi Toyota atar
Amerikalılar Bettle denen böcek ezintisi ile uğraşırken ne görsünler, bi de Toyota belası sarılmış başlarına.
Japonların “Kaizen” felsefesine dayanan “sade” sistemleri Detroit’in keyfine limon sıkar. ABD yollarında Crown’lar, Camry’ler, Lexus’lar, (Bilahare Prius’lar) dolanmaya başlar.
Sadece o olsa iyi, Honda Acura ile, Nissan İnfinity ile, Mitsubishi Galant ile zemin tutar, Mazda RX’ler ise ayrı bela. Bir başka çekik gözlü Hyundai, Korelilere tanınan imtiyazı kullanır tadını çıkara çıkara..
Alman arabaları zaten itibarlıdırlar. Mercedes, BMW, Porsche elini öpene satar.
Detroit bir türlü kendine “nerede yanlış yaptık” sorusunu soramaz. Bir çukurdan çıkar öbürüne batar, her geçen gün evvelini arar.
Aslında hadiseye bir de markaların penceresinden bakmak lazım, o da başka yazıya.

Mototown’dan Danger City’ye
Dükkânlar ekseri boştur, zamanında çuvalla dolara tutulan mağazalar mekân olur haneberduşlara.
Benim diyen evler bilgisayar parasına: “Sahibinden müstakil, tek katlı 1500 feetkare, lebiderya, bin dolara.”
Cam, çerçeve yok tabii, çatı, varenda darmadağın, garaj kanunsuzlara zula. İçindeki haydutlar da bonusu, artık nasıl atacaksanız dışarıya.
Sağda solda çöp yığınları, yol ortalarında hurdalar. Tiyatrolar, sinemalar, lokantalar hatta devlet daireleri yağmalanmış, sokaklarda in cin top oynamakta. Bebek ölüm oranları Afrika ortalamasının üstündedir, “demokrasi götürülmüş” bir Orta Doğu ülkesini andırır ilk bakışta. Hani bir de sokaklarında keçiler otluyor olsa.
Adım başı dilenci, mızıka çalan, gitar dımbırdatan. Ve adımbaşı biracılar. Çok kilise vardır, cemaatleri yoktur ama.
Grafiticilerin vakti boldur, inceden çalışır, fırçalarını konuştururlar.
Kumarhaneler herşeye rağmen ışıl ışıldır, ruletler fır döner, kara paralar takla atar.
Ve Detroit 407 toplam suç puanıyla ABD’nin en tehlikeli şehri olur, bileğinin hakkıyla (!)