CANAN ERASLAN

Şarkıcı Sıla’nın, oyuncu Ahmet Kural’ın şiddetine maruz kalması ile yeniden gündemde: Şiddet…
Aslında hiç gündemimizden düşmüyor. Son birkaç haftayı hatırlasak yeter… Çocuklarını başını keserek öldüren anne, eşini çocuklarının önünde öldüren baba, bir köpeğin ayaklarını kesip bırakan, başka bir köpeğin başına poşet geçirip ağaca asan…. Burada ‘adam’ ya da ‘insan’ gibi sıfatları kullanmaya elim, dilim varmıyor ama onların sıfatı bu. Hastalık derecesine varan sapkınlıkla vuruyor, kırıyor, kesiyor, öldürüyorlar.
İnsanın tüylerini diken diken eden, insanlığından utandıran pek çok yönü var şiddetin. Psikolojik, fiziksel, ekonomik, cinsel birçok şekli var ama kesinlikle bir profili yok. Çünkü ne meslek dinliyor, ne kariyer, ne de sosyal statü. Döven erkek profesör de olabilir işsiz de… Dayak yiyen kadın da öyle. Profesör ya da ev hanımı diye bir ayrım yok. Üstelik şiddet hep yakından geliyor. Eş, ağabey, baba... Yani boşuna değil demek ki ‘insanın canını en çok canı yakar’ sözü...
Bunun tarihsel, hatta genetik kodları bile var. Yapılan araştırmalar, erkeklerin birkaç kuşaktır gelen bir şiddet silsilesi ile kodlandığını gösteriyor. Yani, eşini-çocuğunu döven, hayvanlara şiddet uygulayan insanlar ya geçmişte babasından şiddet görmüş ya da gözünün önünde annesi, kardeşleri dövüldüğü hâlde ses çıkarmamış kişilerden oluşabiliyor. Bu insanlar, ya kendisi ya annesi, kardeşi şiddet görürken müdahale edememiş, hıncını içinde saklamış. Büyüyüp güçlendiğinde ise içinde sakladığı acısını, kendinden zayıfları korumak değil, bu hıncı onlara şiddet uygulayarak gösterme yolunu seçenler çoğunlukta.

GÜÇSÜZ ERKEK DÖVER
Yine araştırmalar ve vakalar gösteriyor ki, erkekler şiddete güçsüz olduklarını fark ettiklerinde başvuruyor. Söylediklerini konuşarak anlatmaya gücü yetmediğinde, kendisini ailenin reisi ve son söz söyleyeni olarak gördüğü için ‘sus’ dediğinde susmayan biri varsa karşısında, ilk iş tehdit, ardından şiddet geliyor. Kadın karşı koyduğunda ise şiddetin boyutları hızla büyüyor.
Peki meslek, eğitim ya da toplumsal statü fark ediyor mu?
Kesinlikle hayır. Şiddet uygulayan erkek profiline bakıldığında, maddi geliri sebebiyle toplumda statüsü yüksek olan bir iş adamının kendisi ile aynı satüde olan karısını dövdüğünü görmek mümkün. Aynı şekilde bir profesör de kendisi gibi profesör olan eşine şiddet uygulayabiliyor.
Esas mesele kadının susmasında düğümleniyor. Kadın bazen o statüsünün zarar görmesinden, bazen iş çevresindeki bakışlardan, bazen de ailesinden göreceği baskıdan çekindiği için şiddeti saklıyor. Şiddet, saklı kaldıkça büyüyerek devam ediyor...

ÇOCUKLAR ÖMÜR BOYU TRAVMAYLA YAŞIYOR
“Her şey onlar için” dediğimiz çocuklarımız… Şiddetin en ağır yükünü onlar taşıyor. Gözlerinin önünde şiddet gören annesine yardım edememek, onu koruyamamak, büyük bir hiçlik duygusu oluşturuyor çocuklarda. Şiddete maruz kalmasa bile şahit olan, kız çocuğu ise büyüdüğünde ya sessiz kalmayı seçiyor annesi gibi, ya da erkeklere düşman bir tavır takınıp aile kurmaya yanaşmıyor.
Erkek çocuklar ise babaya düşman olarak büyüyor. Büyüyüp güçlendiğinde “öç alma” duygusuyla babasına karşı saldırganlaşıyor. Durmayan saldırganlık ve önlenemeyen öfke büyüyerek kendinden güçsüzlere karşı uygulanan güç gösterisine dönüşüyor. Bu sebeple uzmanlar şiddet gören tarafın, bunun etkilerini çocuklarına yaşatmamak adına bile olsa ‘susmaması’ gerektiğini ifade ediyor.

'ERKEKSEN VUR' DEMEK ATEŞE BENZİN DÖKMEK
Psikolog Doktor Hidayet Güven, mutsuz erkeklerin şiddete başvurduğunu, bunu bir hakimiyet yöntemi olarak kullandığını ifade ediyor ve şiddet eğilimini fark eden kadınlara “Üzerine gitmeyin, tahrik etmeyin” diyor. Şiddetin büyük çoğunlukla anlık geliştiğini söyleyen Güven “Şiddet eğilimli bireylerin beyinlerinin çözüm merkezleri en alt seviyede çalışır. Düşünmek ve konuşmak gibi özellikleri düşünmeden saldırganlaşabilir. Hayatınızda daha önce şiddet yoksa, anlık bir tartışmanın sonrasında gelişme gösterdiyse üzerine gitmemenizi tavsiye ediyorum. Özellikle ‘erkeksen vur’ demek, ‘Hadi vur da gör ne olacak’ gibi tehditkâr cümleler sarf etmek yerine ortamı sakinleştirmeye çalışın. Hatta fark ettirmeden ortamdan uzaklaşıp eve sözüne önem verdiği birini eve çağırıp konunun soğumasını bekleyebilirsiniz. Sakinleştiğinde tahrik edici sözler kullanmadan uzlaşabilirsiniz” tavsiyesinde bulundu.

FONDÖTENLE İZİNİ SAKLAYAN ÇOK
Evet, her gün dayak yiyor ve saklıyor. Bir okurum da şöyle anlattı en yakınındaki bir olayı: Yüzündeki izleri saklamak için de her gün fondötenle, pudrayla gizliyor. Bu kadın benim komşum. “Yazık değil mi yüzünde bu kadar makyaja” diye birkaç kere sorunca anlatmak zorunda kaldı. “Şikâyet edelim” dediğimde şiddetle itiraz etti. “Şikâyet edersen ailem alır götürür, buna dayanamam. Hem eşim dövüyor ama pişman oluyor. Beni seviyor, ben de onu. Zaten çocuklarım da var” diye ağladı. Bir şey yapamadım.

SAKLIYORUZ ÇÜNKÜ...
Geçtiğimiz günlerde yine bir araştırma yapıldı. Toplumun çeşitli kesimlerinden birçok kadına “Şiddet görüyor musunuz” sorusu soruldu. Evet ve hayır cevaplarına göre “Şikâyet ettiniz mi” ve “Şikâyet eder misiniz?” soruları soruldu. Cevap veren ve şiddet gördüğünü söyleyen kadınların büyük çoğunluğu bunu hiç kimseyle paylaşmadığını, paylaşamadığını söyledi. “Neden” sorusuna ise şu cevaplar verildi:

Ailemin yanına asla dönemem
Kimseye söyleyemem, şikayet edemem. Bu nedenle şikayet yollarını öğrenmedim. Şikâyet etsem ailem duyar, bir daha evime dönemem. Ailemin yanına dönemem, çünkü boşanıp onları utandırmak istemiyorum.

Boşanamam çalışmıyorum
Şikâyet etsem, bir daha o eve dönemem. Çalışmıyorum, mesleğim yok. Çocuklarıma bakacak ekonomik gücüm yok. Çocuklarımı bıraksam bir daha bana göstermezler. Zaten nasıl şikâyet edeceğimi de bilmiyorum.

Sosyal çevrem öğrenmesin
Bir üniversitede öğretim görevlisiyim. Eşim de bir başka üniversitede. Aynı alanda kariyerimiz var. Bazen bu konuda tartışıyoruz. Bir seferinde tartışma şiddete dönüştü. Tekrarlanmadığı için şikayet etmedim ama şikayet etsem, sosyal çevremiz öğrenecek. Bunu istemiyorum.

Boşanırsam burada duramam
Şikâyet etmek, boşanmaya ilk adımı atmak demek. Boşanmış kadının çevrede nasıl görüldüğünü biliyorum. Üstelik boşanmış kadına toplumumuzun bakışı maalesef kötü. “Neden” diye başlıyor ve her şeyi yakıştırabiliyorlar. Boşanırsam bu şehirde bile durmamam gerek.

12 YAŞINDA EVLENİP YILLARDIR ŞİDDET GÖRMÜŞ
Kadınların kuaför sohbetleri malum. Birbirini tanımayan, tek ortak noktaları kuaför olan kadınlar, orada açılırlar çoğu zaman... O açılmalardan birini bu hafta sonu yaşadım. Suriyeli bir kadın. 40 yaşında. Yanında, kızı zannettiğim çocuk için ‘torunum’ deyince irkildiğimi görünce “12 yaşında evlenince böyle oluyor” dedi dili döndüğünce. Birkaç soru sorunca anladım ki, hayatı roman. 12 yaşında evlenmiş, 13’ünde ilk bebeğini kucağına almış. İlk günden itibaren her türlü şiddeti görmüş ve ailesine hiç anlatmamış. Şimdi, 8 çocuk ve 4 torun sahibi ama hala kocasından ve kayınvalidesinden şiddet gördüğünü anlatıyor. Ona da hemen “şikayet et” diyecek oldum, güldü ve başını öne eğdi. Ve bu kadın savaştan kaçtığı ülkesinden alabildikleriyle Türkiye’de bir çocuk ürünleri mağazası açmış. Kocası çalışmıyor ve ikisi evli sekiz çocuğuyla aynı evde hayat mücadelesi veriyor.

UZAKLAŞTIRMAK FELAKET OLABİLİYOR
İsmini söylemek istemeyen bir avukat ise bir vakayı şöyle anlattı: “Bir müvekkilim (memur) asla şiddet uygulamadığı hâlde eşi tarafından başvuru suretiyle evden uzaklaştırılmış. Aylık geliriyle otelde kalması, dışarıda yemesi imkânsız. Bu yüzden çalıştığı kurumun koridorlarında uyudu. Eşi, giyeceklerini bile vermedi. Düşünün, yiyeceği, giyeceği, yatacağı yeri yok. Üç ay ne yapacak bu insan sokakta? Mecburen evinin kapısına gidiyor, kapıda “Daha dur, seni süründüreceğim” sözünü duyunca gözü dönüp kapıyı kırıyor ve hayatında ilk defa karısına el kaldırıyor. Ardından kadın tekrar şikâyet ediyor ve bu defa uzatma altı ay. Bundan sonrası ise tam felaket. Çünkü o adam yine evine gidip çocuklarının gözü önünde önce eşini, sonra kendisini öldürdü. Koruma kuralları gözden geçirilmeli, tek şikâyetle felakete yol açılmamalı.