İRFAN ÖZFATURA

Hiç rastladınız mı bilmem, yarış arabası şeklinde simülatörler var, oturuyorsunuz kabine, kemerinizi bağlıyorsunuz ve ekranda bir pist görünüyor.
Yanında bir tane daha, kıran kırana yarışıyorsunuz arkadaşınızla. O basıyor, siz basıyorsunuz, virajlara başa baş giriyor, asfaltı ağlatıyorsunuz âdeta.
Bir baba ile oğlu dikkatimi çekmişti, nasıl kapılmış, kaptırmışlar. Çılgınlar gibi, bağıra çağıra.
Çocuğun annesi “Şunlara da bakın hele” diye dert yanıyordu, “bir heyecanla koşup geldiler, gören de filan mağaza indirime girdi sanacak.”
Her erkek biraz çocuktur, büyüse de, iş güç sahibi olsa da oyuncak kovalar. Otomobil alır, motosiklet alır, kayak takımları, tüfekler, oltalar… Yaşlandıkça oyuncağın mahiyeti  ve maliyeti değişir o kadar.

SENİN DERSİN YOK MU?
Şimdi göl kenarında ya da havuz başındasınız diyelim. Şirin yelkenliler, uzaktan kumandalı botlar var. Ya da bacası, vinçleri, ambar kapakları olan, uskurları dönen mavnalar. Hangimiz omuz silkip geçebiliriz acaba?
“Yeter oynadın. Git artık dersine çalış” diye çocuğa çıkışan baba birazdan kendisi oturacaktır o koltuğa.
Bilgisayarda FIFA tuşlayan oğluna “Topu ayağında tutma evladım, kaleyi gördün mü çak” diyen adam, klavyeyi ufaklığın elinden alacak nasıl yapmasını gerektiğini anlatacaktır detayıyla.
-Ben sana kenara yapış demedim mi, virajlara öyle dışardan girersen yoldan çıkarsın tabii. Kalk bakayım kalk kalk kalk.
Ama kendisi  kalkmayacaktır, üç beş fasılla da doymayacak, biteviye saracaktır başa.
Hedefe boncuk yollayan bir tüfeğiniz olsun, babanız, “Bak oğlum gez göz arpacık böyle yapılır” diye elinizden alır. Sizi askerlik hatıraları ile oyalar. Yok 200 metreden sigara vurmuş da filan... Kutudaki boncuklar bitecektir bu arada.

HER YAŞTAN ÇOCUKLARA
Elbette babalar öyle naylon otomobillerle ilgilenmez ama kapısı, bagajı açılan, kaputu altında V8 yatan bir kopya makete vurulurlar. Hele çocukluğundan sevdiği, hayalini kurduğu bir markaysa.
Bir keresinde orta yaşlı biri çekti dikkatimi, vitrinde görüp takıldığı antika Chevrolet'i gösteriyordu oğluna.
-Nasıl oğlum? Çok güzel di mi?
Veledin gözü ekşınmenlerde, dinazorlarda. “Güzeeel” diyor ama ağız ucuyla.  
-Alalım mı? İster misin?
Dükkân sahibi lafa karıştı. “Bu eski Amerikanlar miniklerin değil büyüklerin aşkı. Geliyor inceliyor, ayıp olmasın diye çocuklarını da getiriyorlar yanlarında.”

ÜÇ KORNER Bİ’ PENALTI
Babaların çocuklarıyla oynaması, basitlik değil, vazife aslında. Yıllar sonra sadece o kalacak akıllarında.
Mesela çorapları iç içe geçirerek imal ettiğiniz yamuk topla yaptığınız minyatür kale maçlar unutulmaz. Evet üstelik misafir odasında, sırça dolu bir vitrin, zigon sehpalar ve çini vazolar arasında. Anne bir iki “hey! Aşağıda insan yaşıyor” diye ikaz eder, sonra “kudurmuş bunlar” der gider işine bakar. İtiş, kakış, haykırış, dur dese de durmayacaklardır nasıl olsa.  
Yalnız babalar biraz şeydir, nasıl desem çamura yatarlar.
Hamlamış vücutları sizinle raks etmeye müsait değildir, bu yüzden attığınız golleri “kale üstü” diye  saymaz, kendi bariz avutlarını “goool” diye dayatırlar. Ellerini yumruk yapıp oley çeker, tartışmaya nokta koyarlar.
Baştan “6’da devre 12’de biter” diye anlaşmışsınızdır ama iki gol atıp kaçar “tamam bugünlük bu kadar!”  
Ama mızıkçılık demezler mi buna?

ESKİDEN NERDEEE?
Küçükken biz de oyuna düşkündük ama ne para vardı ne oyuncak.
Mahallenin kopilleri konserve kutusu teperdi çoğu defa, bazen ceplerindeki mangırları toplar, bir lirayı denkleştirir, gider bakkal topu alırlar. Hani o rüzgârda uçan, hafifliğinden ötürü sağa sola savrulanlardan. Zaten ilk beş dakikada patlar, zıplama kabiliyeti dumura uğrar.
O zamanlar oyuncakçı denilince Eyyûb Sultan esnafı gelirdi akla. Umumiyetle tef, zil, düdük, beşik, rüzgâr gülü, karagöz kuklası ve kaynanana zırıltısı satarlar, ne yalan söyliyeyim topaç haricinde hiçbiri işimize yaramaz. Yani insan birkaç mantar tabancası, kızkaçıran, çatapat koymaz mı tezgâha?   
Şimdikiler da ayrı cins, yok robotlar, yok ışın kılıçları, çoğunun hayatla alakası yok, sapır saçma.

KARA TREN GELMEEE ZOLA
Maket evlerden mahalle kurmak...
Sanırım bu oyun çocukları da büyükleri de sarar. Kız oğlan farketmez, eniği cücüğü peşine takar.
Yok şuraya çocuk parkı yapalım, otobandan uzak olsun ama. Metro istasyonunu merkeze koyalım, mektebe geç kalmasınlar.
Artık biricik şehrinizi köprülerle çeşmelerle donatabilirsiniz, pastaneler, postaneler, hastaneler... Artık ne kadar bütçeniz varsa.
Kızlar evlerin çatısından bacasından ziyade içi ile ilgilenir, bazılarının duvarları açılır. Hayret edersiniz, yatak odası, salon, mutfak, ne aklınıza geliyorsa.
Yolları ve garajları da unutmayın, üç beş otobüs bırakın bir arsaya.
Düşünün bir 0 302 Mercedes maketi bulmuşsunuz, havalı kapılar, yatar koltuklar, babanız kendini kaybeder valla. MAN, Magirus da olabilir icabında.
Evet Amerikan kamyonları Blue Bird’ler, Mack’ler, White’lar daha albenilidir ama babaların gönlünde AS600’ler, BMC’ler yatar.
Şirin bir istasyon binası ve buharlı şimendifere de bayılacaklardır.
Hatıralar marşandize yüklense çekebilir mi acaba?

PARAYLA SAADET...
Eğer paranız varsa hem babanın hem tıfılın gönlü yapılabilir. Nasıl mı? Şöyle.
­­Aston Martin’in çocuklar için hazırladığı bir otomobil var 'DB Convertible Junior'.
Alaşım jantlar, hidrolik frenler, Brembo kaliperler, deri koltuklar, nikelajlı kontrol tablosu ve ahşap çerçeveli direksiyon simidi. Hepsi de yakışıyor kerataya. İşçilik, malzeme on numara.
Hayır pilli değil, benzinli ve abileri gibi marşa basınca hırlıyor. Kaputun altında 110 cc’lik bir motor yatıyor, yarı otomatik şanzıman kusursuz çalışıyor.
Fiyatı mı?
Sadece 16.500 sterlin (165 bin lira).