İRFAN ÖZFATURA

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Prof. Dr. Zeki Çıkman sıra dışı bir tabipti. Sağlığında kıymetini bilemedik, hiç değilse ardından yazılıp çizilsin. Onu en iyi tanıyanlardan biri talebelik arkadaşı, komşusu, sırdaşı Prof. Dr. Mustafa Çetin Varlık Hoca’ydı. Sağ olsun bizi kırmadı, yarım asırlık dostunu anlattı.


¥ Dr. Zeki Çıkman’la ne zaman tanıştınız Hoca’m?
O gün Fatih’te kitabevinde oturuyoruz, yakışıklı bir genç geldi. “Tam İlmihâl kitabını alıp okudum ve pek çok soruma cevap buldum” dedi.
-İyi sevindik buna.
-Ama birkaç sorum daha var. Hüseyin Hilmi Hoca’mla görüşebilir miyim acaba?
-Neden olmasın, kendilerine bir soralım, haber veririz sana.
Gider gibi oldu, “Nereye” dedim, “geç şöyle, taze çayımız var.”
Döndü oturdu, çaylar da, muhabbet de demlendi. Bize ilk, orta ve liseyi Erzurum’da okuduğunu anlattı. Okumaya meraklıydı. Yine bir Erzurumlu olan Eski Diyanet Reisi Ömer Nasuhi Bilmen Hoca ile de görüşmek istiyordu, hatta randevu almıştı.
Biz de gelebilir miyiz dedik, çok memnun oldu buna.
Ertesi gün o, ben, Zeki Celep ve rahmetli Bülent Gencer Ağabey’le birlikte Hoca Efendi’nin ziyaretine gittik. Fatih Camii’ni bilir misiniz? Evi Karadeniz Medreselerinin hemen arka tarafında.

KİTAPLARI AÇTI VE…
Ömer Nasuhi Hoca bizi büyük bir alaka ile karşıladı, zevkli giyinmişti, uzun uzun sohbet etti. Yeri gelince rahmetli Zeki Çıkman “Hoca’m” dedi, “Hanefi mezhebinde diş dolgusu gusle mâni mi? Değil mi?”
Ömer Nasuhi Hoca’mız bu sorunun kendisine çok sorulduğunu, konuyu araştırdığını ama bir neticeye varamadığını söyledi. Bunun üzerine Zeki Çıkman, Tam İlmihâl kitabında bahsin mufassal yazıldığını ve alıntı yapılan kaynaklara göre caiz olmadığını anlattı.
O kitaplar Hocaefendi’de de mevcuttu. Hemen kütüphanesini açtı, zikrolunan eserleri çıkardı, ilgili yerleri buldu. Arabisi mükemmeldi, belli ki bu sayfalara aşinaydı.
Bir süre okuduktan sonra “Evet” dedi “bu kaynaklara göre Hanefi mezhebinde ağzında dolgulu diş ve kaplama olanların gusl abdestleri olmaz. Hâlbuki Şafii ve Maliki mezhebinde guslde ağzı yıkamak farz değil sünnettir, Hanefiler de bu mezheplerden birini taklit edebilir, mesele kalmaz. “

BELKİ DAHA SONRA…
Zeki Çıkman “Peki Hoca’m” dedi, “sizin Türkiye’de büyük bir itibarınız var, bu mevzuda soranlara ‘Ömer Nasuhi Hoca da Şafii veya Maliki mezhebini taklit uygundur dedi’ diyebilir miyiz?”
Şöyle bir durdu, “Şimdilik söylemeyin” dedi.
Kendisine teşekkür ederek ayrıldık.
Tam İlmihâl Saadet-i Ebediyye’nin yazarı Hüseyin Hilmi Bey, Kuleli Askerî Lisesinden hocamdı, derslerinde iyiydim, beni severdi. O akşam evlerine gittik. Çok hoş karşıladı, iltifat etti. Zeki Çıkman'ın sorusu filan kalmadı,  o sohbetten hayli memnun ayrıldı. Zaman zaman uğradı, istişarelerde bulundu, dualarını aldı.

¥ Mezun olunca ayrıldınız tabii?
İngiltere’de doktora çalıştıktan sonra 1976’dan 85’e kadar Erzurum Edebiyat Fakültesinde vazife aldım. Profesör olduktan sonra da öğretim görevlisi olarak hocalık yaptım. Zeki Çıkman da Üniversite Hastanesinde Göz Servisinin başındaydı. Yaklaşık 10 sene aynı lojmanlarda kaldık, ailecek dost olduk, komşuluklarına doyamadık desem yeri var.

SEN HAKLISIN AMA…
¥ Sanırım Hamidullah’la da bir macerası var?
Prof. Hamidullah talebe iken İslam tarihi dersimize girerdi, oradan tanırım. Yetiştiği mahfil gereği Fransız mantığı ile bakardı olaylara. Sonra Erzurum İslami İlimler Fakültesinde ders vermeye başladı. Haftada iki gün halka açık konferanslar veriyordu ayrıca.
Zeki Çıkman Bey, Prof. Hamidullah’ın Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi ve sellem) hakkında verdiği karışık bilgilerden çok rahatsızdı. Baktı ilahiyatçılardan ses yok, bizzat ortaya çıktı. Meydanı bırakmadı ona.

¥ Arapçası var mıydı? Karşısındaki ünlü bir akademisyen, senet sorarlar insana.
O günlerde Erzurum Müftüsü olan rahmetli Osman Bektaş Hoca, Zeki Çıkman’a bilgi ve belge desteği sağlıyordu. “Bak şu kitabı götür, şurasını göster ona.” Muhteşem bir âlimdi, medreseliydi. Ayaklı kütüphaneydi âdeta. 

¥ Peki Hamidullah insafa geldi mi?
Zeki Bey bana Hamidullah’ın yolladığı bir Türkçe mektubu gösterdi. Burada “Aslında siz haklısınız” diyordu, “kendisinin Paris Sorbonne’da öğretim üyeliği yaptığını, dolayısıyla müsteşriklerin (Batılı Şarkiyatçıların) görüşlerini esas aldığını” yazıyordu.

¥ Bak bilmiyoruz, keşke bunlar yazılsa...
Zeki Çıkman, 1977 yılında “Miraç ve Hamidullah, İmanımızla Oynamayınız” isimli 200 sayfalık bir kitap hazırladı ve yayınladı. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü müdürlerinden muhterem Ahmet Davutoğlu Hoca çok beğenmiş ve takriz yazmıştı.

¥ Tam da Miraç Kandili arefesindeyiz.
Biliyorsunuz biz, Miraç mucizesinin ruh ve beden ile olduğuna inanırız. Ayet-i kerime ile sabit zira.

DÖNDÜK İSTANBUL’A  
Prof. Zeki Çıkman, Erzurum Üniversitesinde göz kliniğinin kurucularındandı. Binlerce öğrenci ve yüzlerce mütehassıs yetiştirdi. Bilahare Vakıf Guraba Hastanesine klinik şefi oldu (1985).
Ben de Marmara Üniversitesinde başladım. Fatih’te komşuluk yaptık bu defa.

¥ Türkiye Hastanesinde çalıştı diye hatırlıyorum.
Evet Zeki Çıkman, rahmetli Enver Ören’i çok sever, asla kırmazdı. Onun isteği üzerine Vakıf Guraba Şefliğini bırakmış ve Türkiye Hastanesinde başlamıştı. Aralarında imrenilecek bir muhabbet vardı. Hatta o gün yurt dışında kariyer yapmış biri geliyor, “Bu ilmihâlin farkı ne?” diye soruyor. Enver Bey, “Sen cevap ver Zeki Abi” diyor.
-Masanın üzerine 73 sarı lira koysam; içinden sadece biri hakiki olsa? Gerçeği bulabilir misin baka baka?
-Nasıl bilebilirim ki?
-İşte bu kitap seni 72 bidat fırkasından korur,  Efendimizin, eshabının ve ehl-i beytinin yoluna kavuşturur.

İMALAT İHRACAT
¥ Sanırım tıbbi cihazlar da imal ediyordu?
Zeki Çıkman çok okur, araştırır, bulduklarını paylaşırdı. Eli alet edavat tutmaya yatkındı. Zaten ailesinden tornacılar vardı. Nitekim o güne kadar Türkiye’de üretilemeyen kriyocerrahi cihazlarını yaptı. Bunlar yurt dışından geliyordu ve çok pahalıydı. Hem ithalata mâni olmuş, hem ihracatı başarmıştı.
Zeki Çıkman bizleri o günlerde ‘Tıbb-ı Nebevi’ gibi duyulmadık bir kelimeyle tanıştırmış. Bizzat kendi üzerinde denemiş ve neticelerini de almıştı.
Mümkün mertebe oruçlu olmaya çalışırdı. Ona göre beslenmek sadece gıdayla olmazdı. Hareket ve uyku da en az o kadar lazımdı. Mesela alçıya alınan bir kol inceliyor, galeta gibi kalıyordu. Tekrar hareket edince kaslar kendine geliyorlardı. Uykunun ise çoğu değil azı ve huzurlusu faydalıydı.
Aradan geçen onlarca sene sonra kendisini bir kongrede gören bayan hekim arkadaşı çok şaşırmış, “Aaa Zeki, sen gençleşmişsin” demiş, “Talebeyken saçlarında ak vardı şimdi simsiyah. Biz o kadar kozmetik kullanıyoruz ama senin cildin daha pürüzsüz ve parlak. Ne olur şunun sırını ver bana.”
Tek cümle söylüyor: “Resulullah Efendimiz gibi yaşa!”

NAZARA MI GELDİ?
¥ Peki o kaza nasıl oldu?
Zeki Bey hafta sonları atölyesinde çalışırdı. O gün tornadan  fırlayan bir çelik parçası kafasına çarpıyor, yanında da kimse yok, bir müddet öyle kalıyor. Beyinde hasar oluyor.
Muhterem hanımefendisi ve kızları büyük titizlik ve sadakatle ona baktılar. Zaman zaman hafıza kaybı yaşıyordu. Gece kalkıp bir yere gitmesin, sağa sola çarpmasın diye başını beklediler, bir an yalnız bırakmadılar.  
Sanırım bayağı yattı.
Bir gün değil iki gün değil. Tam 30 yıl dile kolay.
Peki vefatı?
Zeki Bey, bir süredir Bezmiâlem Hastanesinde yoğun bakımdaydı. 1 Mart 2021 pazartesi sabaha karşı vefat etti.
Fatih Câmi-i Şerîfi’nde kılınan cenaze namazını müteakip Merkez Efendi Kabristanı’na defnedildi.
Çok iyi bir hekim, mahir bir sanatkâr, müşfik bir eş ve babaydı. Zor gün dostuydu, güvenilecek arkadaştı.
Ben onun samimi bir Müslüman olduğuna şahidim.
Tanıyanlardan ricam; birer Fatiha okumaları.