BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

SAHİH İSLAM Uygulama dönemleri kavramları ve temsilcileri

Dr. C. Ahmet Akışık
Facebook

Muhammed aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm, 40 yaşındayken kendisine Yüce Allah tarafından vahiy geldi ve Peygamber olduğu bildirildi. Böylece İslâm’ın kitabı Kur’ân-ı kerim peyderpey inmeye başladı.

 
Vahiy dönemi
 
Hazret-i Peygamber’in dini tebliği; 13’ü Mekke ve 10’u da Medine döneminde olmak üzere 23 sene sürdü. Bu zaman zarfında o, iman, ibadet, ahlâk, âhiret âlemi ve geçmiş ümmetlere ait birçok bilgi ile dinin emir ve yasaklarını, Müslümanlara ve bütün insanlara bildirmekle yükümlü kılındı. Ayet-i kerimelerde açıklandığı şekilde onun tebliğ ve beyan/açıklama görevleri bulunuyordu:
(Ey Peygamberim!) Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu (imana gelmedikleri sürece) hidayete erdirmez. (Mâide,67)
Biz, o Peygamberleri mûcizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Resûlüm, insanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur'ân'ı indirdik. (Nahl,44)
Buna göre Hazret-i Peygamber bu şerefli görevi, başta Kur’ân-ı kerim olmak üzere İslâm dini’nin bütün rukün ve esaslarını 23 yıllık bir zaman diliminde bazen soru üzerine, bazen de vahiy ve ilhama dayanan hadislerle açıkladı. Böylece İslâm, tebliğ ve beyan yönüyle kemal bulmuş ve tamamlanmış oldu (Maide,3). Yüzbinin üzerinde sahâbe-i kiram, İslâm’ın kitabı Kurân-ı kerim’i ve onun doğru anlaşılmasını sağlayan hadisleri baş tacı yaparak dine hizmete devam ettiler.
 
Selef-i Sâlihîn
 
Selef-i Sâlihîn, eshâb-ı kiram, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn nesillerini kapsayan bir kavramdır. Bu nesiller, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle övülmüşlerdir. Şöyle ki:
Muhâcir ve Ensar'dan İslâm'a ilk girenlerin önde gelenleri ve iyi amellerle onlara uyan mü'minler (var ya), Allah onlardan râzı olmuştur. Onlar da Allah’dan râzı olmuşlardır. Allah, onlara (ağaçları) altından ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedî olarak kalacaklardır. İşte bu, en büyük saâdettir. (Tevbe,100)
Siz ümmetlerin en hayırlı olanlarısınız (Âl-i İmrân,110)
Sahabe-i kiram’ın hepsi cennetle müjdelenmiştir:
Sizden fetihten önce (Allah yolunda) infak eden (harcayan) ve savaşan kimse ile fetihten sonra infak edip savaşan elbette bir olmaz. İşte onlar, bundan sonra infak edip savaşanlardan derece bakımından daha yüksektirler. Bununla beraber Allah her birine cennet vaadeder. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. (Hadid,10)
Eshabım (gökteki) yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti (doğru yolu) bulursunuz. (Beyhakî, el-Medhal, s.164; Kenzu’l-ummâl,H.No.1002)
Sahâbe-i kiram’ın hepsi aynı derecede değillerdi.
Üstünlük dereceleri şöyledir:
Daha hayatta iken Cennetle müjdelenen Aşere-i Mübeşşere (10 kişi), ilk sırada yer almaktadır. Sonra sırasıyla Eshâb-ı Bedr (313 kişi), Eshâb-ı Uhud (700 kişi) ve Bey’at-ı Rıdvân’da bulunanlardır (1400 kişi).
Selef-i Sâlihîn’in hepsi ile ilgili hadis de şöyledir:
İnsanların en hayırlısı benim asrım(daki eshâ­bım)dır; sonra, onlara yakın olan (tâbiî)lar, sonra da onları izleyenler (tebe-ı tâbiîn)dir. (Buhârî, Şehâdât 9, Fedâilu'l-Ashâb 1, Rikâk 7, Eymân 27; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe, 214)
Eshâb-ı kiram, vahiy döneminin bahtiyar ve kısmetli kişileriydi. Hazret-i Peygamber’in sohbetiyle kalpleri her türlü kötü ahlâk kirlerinden temizlenmiş ve i’lâ-i kelimetüllah aşkıyla dolmuştu. Onun için çoğu, yurtlarını terk ederek İslâm’ı tebliğ etme cihadına katılmışlardır. Onların üstünlükleri hakkında bildirilen âyet ve hadisleri unutanlar, onların İslâm’ı yaşama ve uygulamadaki ictihad farklılıklarını, dolayısıyla karşı karşıya gelmelerini bir türlü anlayamama bahsızlığına düşmüşlerdir.
O kıymetli insanlar, gittikleri her yere, gerçek ilmi, İslâm’ın hidayet ve nurunu götürmüşlerdir. Böylece Mekke, Medine, Kûfe, Bağdat gibi ilim merkezlerinde yüzlerce müchehid tâbiîn ve tebe-i tâbiîn âlim yetişmiştir.
 
Dört Mezhep
 
Hicri 2. ve 3. Asırda Müslümanların adedi çoğalmış ve toprakları genişlemiştir. Özellikle yeni Müslüman olanların Kur’ân-ı kerim’i doğru okumaları ve anlamaları gerekiyordu. Eshâb-ı kiram’dan sahih bir şekilde gelen Hadis Külliyatı’nın cerh ve ta’dil ilmi çerçevesinde alınması ve rivayet edilmesi şarttı. Bu konuda Muhaddis, Hâfız, Huccet ve Hâkim derecelerinde hadis âlimleri yetişti.
Ancak İslâm toplumunda Kur’ân ve Hadis’i yanlış anlayan ve uygulayan kasıtlı ya da kasıtsız kişiler, gittikçe çoğalıyordu
Bu durumda Kur’ân-ı kerim ve Hadis Külliyatı’nın doğru anlaşılması ve tefsir edilmesi zorunluydu. İşte Müctehid fukaha, belirledikleri usul kaideleri doğrultusunda verdikleri fetvalarla Fıkhî alanı bir sisteme kavuşturmuşlardır.
Böylece Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri doğmuş oldu.
Esasında dört mezhep imamından önce mutlak Müctehid âlimler de yetişmiştir. Fakat bunların fetvaları kitaplaşmadığı için bir mezhep hâline gelmemiştir.
 
Mâturidilik ve Eş’arilik
 
Fıkıh’ta sistemleşmeye gidildiği gibi Akâidde de imanla, inaçla ilgili bütün konular, Hicri 3. Asrın sonunda tek tek tespit edilerek İslâm’da sahih iman esasları belirlendi ve kitaplaştırıldı. Bu çok önemli hizmette öne çıkan ve fetvaları Cumhur’ca tasdik edilen iki Müctehid âlimden biri, İmâm Mâturîdî, diğeri de İmâm Eş’ârî hazretleridir.
Bilindiği gibi İslâm Akâid Esasları’nın doğru olarak belirlenmesi, Fıkıh ilminden ve ibadetlerden önce gelmektedir. Çünkü ibadetlerin sahih ve makbul olması, sahih/doğru bir imana bağlıdır. İslâm binasının temelini, iman konuları oluşturmaktadır. Şüphesiz bu temelin inşâsında, Selef-i Sâlihîn’in temiz, sahih itikadı esas alınmıştır.
Fıkıh ve Akâid’de bu sistemleşme, İslâmî literatürde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat olarak yer almıştır.
 
Tasavvuf
 
Hicri 1. Asırda tasavvuf kavramının kullanıldığı görülmez. Bu devirde zühd ve takva terimi kullanılırdı. Hasan-ı Basrî (ö.110/728) bu dönemde zühd ve takvanın bir mümessili olarak bilinmektedir.
Tasavvuf kavramı, Hicri 2. Asırda az, fakat 3. Asırdan itibaren artık yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Süfyân-ı Sevrî’nin hocası Ebû Hâşim el-Kûfî (ö.150/767), kitaplara ilk sûfî olarak geçmiştir.
H. 2, 3 ve 4. Asırlarda birçok Mutasavvıf yetişmiştir. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:
Süfyân-ı Sevrî, İbrahim bin Edhem, Dâvud et-Tâî, Şakîk el-Belhî, Ma'rûf el-Kerhî, Bişr el-Hâfî, Bayezid-i Bistâmî, Cüneyd el-Bağdadî, Hallâc-ı Mansûr ve Ebû Abdurrahmân es-Sülemî.
İslâm’da evliyanın kerameti haktır, gerçektir. Buna dayanılarak tasavvuf erbabının menkıbe ve kerametleri halk arasında gelişigüzel dilden dile dolaşmaya ve yaygınlaşmaya başlamıştır. Ancak âlimlerce bu konuda anlama, kavrama ve nakilde birçok yanlışların yapıldığı belirlenmiştir. Nasıl şer’î ilimlerde nasların anlaşılması ve naklinde bazı şartlar konulmuşsa, Tasavvuf’ta da bazı kural ve ölçülerin mutlaka uygulanmasının gerekli olduğu ortaya çıkmıştır.
Bu hassas ve mes’uliyetli görevi Ebul Kâsım el-Kuşeyrî (ö.465/1072) üstlenerek bir Risâle(-i Kuşeyrî) kaleme almıştır. Böylece o dönemde kullanılan bütün tasavvufî terim ve makamlar, şeri’at çerçevesinde ele alınarak açıklanmıştır. Doğru ve yanlış ifadeler, birbirinden ayrılmıştır. “Sübhânî” ve “enel hak” gibi ifadelerin te’vili yapılmadan kullanılmasının son derece tehlikeli olduğu ve imana zarar verdiği söylenmiştir. Bununla beraber seriate uygun tasavvufun en mükemmel örneği, evrât ve kurallarıyla Şâh Nakşibend Muhammed Buhârî’de ve Mektûbât eseriyle İmâm-ı Rabbânî’de görülmektedir.
 
Selçuklu Müslümanlığı
 
Büyük Selçuklular, Türkiye Selçukluları ve Anadolu Beyliklileri dönemlerinde Sünnî Akâid ve uygulama hâkim durumdadır. Bu uygulama, yaklaşık H.6-7 asırlık bir zamanı kapsamaktadır.
Bundan önceki devirlerde özellikle Akâid, Fıkıh ve Tasavvuf’un ictihadî anlamda kural, konu ve ölçüleri belirlendiğinden bundan sonra yapılacak en önemli iş, bunları hayata geçirmek ve “tedris”i mekân ve program yönüyle bir sisteme kavuşturmaktı. Nitekim Nizâmülmülk, başta Bağdat olmak üzere bütün İslâm merkezlerinde Medreseler açarak ve eğitim ve öğretime bir nizam getirerek bunu gerçekleştirdi. Bu sisteme göre Tefsir, Hadis, Akâid, Fıkıh, Siyer, Tabakat, Tasavvuf gibi dinî ilimlerde; Tarih, Coğrafya, Matematik, Geometri, Astronomi ve Tıb gibi bilim dallarında kitaplar yazıldı. Kütüphaneciliğe önem verildi. Halkın sağlık ihtiyacını karşılamak için şifahaneler açıldı.
 
Osmanlı Müslümanlığı
 
600 yıllk Osmanlı döneminde Selçuklulardaki medrese sistemi daha da geliştirilmiş ve çeşitli ilim dallarında adedi kolay belirlenemeyecek kitaplar yazılmıştır. Kütüphanecilik, Mimarî ve hat san’atı en üst düzeye çıkmıştır. Sünni Akâid, her alanda hâkim olmuştur. Hazret-i Peygamber’e sevgi ve saygının muhteşem göstergesi olan Türkçe Mevlid, bu dönemde yazılmış ve uygulamaya konulmuştur. Camilerde kubbe altlarında dört halife ile Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’in isimlerinin yazılması, âdeta Sünnilerin alâmeti hâline getirilmiştir. Bir devlet politikası olarak düşmana korku vermek ve Osmanlının ihtişamını göstermek için Salâtin camileri inşâ edilmiştir. Aynı şekilde Hükümdar ve Evliya kabirlerini koruma altına almak için üzerlerine bina yapılmıştır.
 
Türkiye Müslümanlığı
 
Türkiye’de Selçuklu ve Osmanlı dönemlerindeki Sünnî Akâid ve uygulama, hâkimiyetini korumuştur. Kur’ân, Namaz ve Ezanda yapılmak istenen reformlar başarıya ulaşamamıştır. Kur’ân-ı kerim’e ve Hazret-i Peygamber’e saygı ve sevgi; hatim ve mevlidlerle ve Kandil gecelerini kutlamakla devam etmektedir. Mevtalara fatiha, Yasin ve Hatim gönderme ve kabir ziyaretleri, sinsi bütün müdahalelere rağmen sürmektedir.

Sahih İslam Piramidi
Fatih Sultan Mehmet Türbesi

Selimiye Camii-Edirne

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
605942 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/dr-c-ahmet-akisik/605942.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT