BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Batı’yı taklit gerekli miydi?

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
PROF. DR. OSMAN KEMAL KAYRA
 
Osmanlı 17. asra kadar Avrupa’yı bir hedef olarak seçip topraklarını istilâ, halkını ise ihtidâ niyetinde bulundu. Çünkü Batı demek,  batıl demekti, zulüm demekti, pislik demekti. Sefalet, hastalık ve desise demekti. O hâlde bu zulmün binası çökertilmeliydi; Osmanlı da öyle yaptı.
 
Osmanlı, 17. asrın sonuna kadar Batı’yı bir hiç gibi gördü. Osmanlının nezaket, nezafet, bedii ve âlî değerleri karşısında Batı’nın öne çıkan özellikleri, pislik, bol veba illeti, kilise zulmünden inin inim inleyen zavallı bir halktı.
 
Osmanlı, Anadolu’dan Rumeli’ye geçerek hem hedefini hem de kendisini büyüttü
 
Kuvvet, güç ve hâkimiyettir. Güçlü olduğunuz ve gücünüzden emin olduğunuz sürece büyük olduğunuzu anlarsınız.  Hâkimiyetin bir yüzü adalet, diğer yüzü zulümdür. Uygulamada sizi ne zorlayan ne de engelleyen bir güç vardır. Güçlü taklit etmez, taklit edilir; ister rızayla ister baskıyla…
Gücün kontrolü çok zordur. Geniş bir coğrafyaya yayılan güçlü devletler, merkezî sistemden uzaklaştıkça ve otorite, niyabetlere (naiplik) kaldıkça kontrol daha da zorlaşır. Otoritenin temsilî olarak naipliğini elde edenler, sistemin işleyişine uyar da uymayabilir de… Merkezî otorite ne kadar âdil olursa olsun, taşra yöneticileri, merkezden uzak otorite temsilcileri zulüm ve baskı uyguladıklarında, tebaanın yorumu doğrudan merkezi suçlama üzerinedir.
İslamî bir anlayışla kurulan Osmanlı, ufacık bir aşiret-boy formatından, cihanşümul bir devlet olmanın sancılarını yaşamıştır.
Anadolu coğrafyası kısmen İslamlaştıktan sonra akın akın gelen putperest Moğol saldırıları, Batı için planlanan tebliğ ve teslim sistemini geciktirmiştir. Moğollar zulüm ve dehşetle Horasan, Bağdat ve Anadolu’ya tasallut edince i’lâ-yı kelimetullâh ideali sekteye uğramış, Selçuklu Saltanatı sallanmış ve obalar hâlindeki Türk birlikleri asıl hedef Batı'ya yönelmek yerine, bu zalim Moğol sürüleriyle uğraşmışlardır. Asya’yı süpüre süpüre Irak ve Anadolu’ya giren Moğolların, İslamiyet’e verdiği zararı kelimelerle anlatmak mümkün değildir.
Haçlı ve Moğol saldırıları, i’tilâya açık ve iştahlı İslam ordularını en azından taciz etmiş, duraklatmış ve büyük kayıplara da sebep olmuştur. Ama şerlerde bile bir hayır vardır fehvasınca, Moğol baskıları Horasan Erenleri’nin, -net tarihî bilgiler olmamakla birlikte- kökü ta Hazret-i Pîr-i Türkistan Ahmet Yesevî’ye dayanan ekolün bu topraklarda tutunmasına vesile olmuştur. Harezm diyarından göçen ebeveyn-i Mevlânâ ve Mâverâünnehir’den göçen fıkıh ve tarikatin iki büyük yüzü, Yûsuf-ı Hemedânî’nin ve Abdülhâlık Goncdüvânî’nin temiz ve katkısız Hanefî inanç sistemini bu temiz topraklara serpmişlerdir.
Yunus Emreler, Hacı Bayram Velîler, Hacı Bektaş Velîler, Ehl-i sünnet inancının en coşkulu şekliyle ve Türk diliyle Anadolu’ya taşınmasında öncü olmuşlardır.
 
SAVAŞLAR VE SONUÇLARI
 
Savaşmayan hiçbir devlet büyüyemez. Savaş rekabettir, gücünü sınamaktır... Rakibin sizi kabul etmesi, ondan üstün olduğunuzu kabul ettirmekten geçer. Bu savaşlar tekrarlarla güç sınama mahiyetinde de olabilir.
Mekkeli müşrikler ilk defa Bedir Savaşı’yla karşılarında bir devletin var olduğunu düşündüler; ama yine denediler. Uhud, ortada bir savaştır. Mekke’nin mazlum ve göz ardı edilen inanmış bir avuç Müslüman’ının yerine, düzenli orduları olan ve savaşmayı bilen bir millet, müşriklerin akıllarını başlarına getirmiştir.
İran'la ve Bizans'la yapılan savaşlar bir güç gösterisi olmaktan ziyade, İslamiyet’in var olduğunu kabul ve tescil ettirmek amaçlı savaşlardır.
Mekke’nin fethiyle parçalar yerine oturmuş, İslam’ın şan ve şerefi, i’tilâ ile hüküm-fermâ olmuştur. (Yükselişle hükmünü icra etmiştir.)
Barış isteği kuvvetli taraftan gelmez. Kuvvetli taraf barışı korur, ama barış isteği edilgen olan zayıf taraftan gelir.
Osmanlı Devleti kuruluş safhasında Doğu’da Moğol, Batı’da Bizans sıkıntısı yaşarken dar bir çembere sıkışmayı kabul etseydi, o büyük devlet asla kurulamazdı.  Bizans’ın ve bilhassa Moğol’un kuru cihangirlik ile şan ve şöhrete dayalı nefsî savaşları yerine, İslam’ın cihat ruhu, nefsin fedası, şan ve şöhretin ayak altına alınması ve yalnız Allah rızasına dayalı bir hareket olduğu için, İslam Orduları, ölümü cennete açılan bir kapı olarak gördüklerinden, karşıdaki düşmanı nefret duyguları içinde değil, karşılıklı inanç rekabetinin bir tarafı olarak kabul etmişlerdir. Bu yüzden yenilen düşmanlarını esir ettikten sonra zulüm ve işkence yerine, onları misafir gibi karşılamış ve fidyelerle çoğunu serbest bırakmışlardır. Savaşı sürdürmek ve çok insan öldürmek yerine, Kelâm-ı kadîmde buyrulan “Sulhde hayır vardır” ilahî mesajına uyarak barışı iltizam etmekte de tereddüt göstermemişlerdir.
 
BÜYÜYEN OSMANLI
 
Osmanlı Devleti kurulduktan sonra artık açılmaya hazırdı. Bizans ve Moğollarla yapılan savaşlar, döktükleri kan ve verdikleri can nispetinde onları büyüttü. Güç, dar bir alana sığdırılamaz; patlatır, deler geçer ve çevreyi de istila eder. Anadolu kutsal topraktı ama bir de uzak hedef olan Batı vardı. Rumeli’ye geçiş işte bu aksiyonun göstergesiydi.
Osmanlı, Anadolu’dan Rumeli’ye geçerek hem hedefini hem de kendisini büyüttü. Buna mâni olmak isteyen Batı, karşımıza hep güçlü bir ittifak hâlinde çıktı.
Osmanlı 17. asra kadar Avrupa’yı bir hedef olarak seçip topraklarını istilâ, halkını ise ihtidâ niyetinde bulundu.  Yani Batı demek “i’lâ-yı kelimetullâh” demekti. Çünkü Batı demek,  batıl demekti, zulüm demekti, pislik demekti. Sefalet, hastalık ve desise demekti. O hâlde bu zulmün binası çökertilmeliydi; Osmanlı da öyle yaptı.
Batılı, dünyevî olduğu için ticareti iyi biliyordu. Bu yüzden bizim Batı ile ilk temasımız,  Malazgirt Savaşından sonra Doğu Akdeniz ticaretinde rol oynayan Venedik’le olmuştur. Bu ticaret devletleri olaylara önce seyirci kalırlar, sonra kazanan devletin topraklarına akbabalar gibi üşüşürler ve yalnız ticaret amaçlı koloniler kurarlardı. Gerçi biz Batı’yı Haçlı Savaşları ile tanıdık ama o Batı, kutsal Kudüs’e yönelmiş, kutsal şövalyelerin(!) ve kutsal papazlarının(!) idaresinde yalnız Hristiyanlık ideali ile savaşan bir topluluktu.
Haçlı Savaşları’nın duraklamaları ile İstanbul’da teşekkül eden Latin İmparatorluğu’nun (1204-1261 ) yıkılmasıyla İstanbul’a yerleşen Bizans, anlamadığı bir şekilde tüccar İtalyan sitelerinin eline düşer. İtalyanlar, Venedikliler ve Cenevizliler, Bizans’ı âdeta işgal eder. İşte İstanbul’un fethine bu nazarla bakıldığında, Batı neden bu kadar tedirgin olur, daha iyi anlaşılır. Bu durumda ilk teslim olan Galata’dır. Karadeniz sahillerinin de ele geçirilmesiyle Doğu Akdeniz’de de Ceneviz gücü son bulur.
Fetih, sadece Bizans’ı düşürmedi, büyük bir güç olan ticaret firması devletleri yani Venedik ve Ceneviz’i de bitirdi. Osmanlının hedefinde hassaten ticarî amaçlı bir yayılma ve güç devşirmesi yoktu. Hangi güç hedefe engelse yok edilmeli düsturundan hareketle, hem Bizans hem de ticaret devletleri çökertildi. Osmanlı bunları yok edip tarihten silmeyi amaçlamadı; ticaret devletleriyle ticaret yaptı, bunların kalıntılarıyla ve Bizans halkıyla problem yaşamamaya özen gösterdi.  Âlîcenap, toleranslı ve merhametliydi. Bu kadar güç ve haşmetine rağmen Batı, Osmanlıyı hiç benimsemedi, hiç sevmedi ve hiç taklit etmedi. Ne olursa olsun bir ticaret imparatorluğu çökertilmiş ve “Haç”ın gücü dumura uğratılmıştı. İşte bu yüzden, Batı, Osmanlı zımnında, İslam’a her zaman artan bir nefretle kendisini ayakta tutmaya devam etti. Osmanlının en güçlü zamanlarında ona biat ederlerken “el öpmek” yerine, hep o eli ısırmayı amaçladı. Osmanlı, 17. asrın sonuna kadar Batı’yı bir hiç gibi gördü. Osmanlının nezaket, nezafet, bedii ve âlî değerleri karşısında Batı’nın öne çıkan özellikleri, pislik, bol veba illeti, kilise zulmünden inin inim inleyen zavallı bir halktı.
 
ORTA ÇAĞ’DA BATI SEFALETİ
 
Tuvaletle 17. asra kadar tanışamayan Avrupa’da lâzımlıklar camlardan sokaklara boşaltılıyordu. Sokaklardan akan lağımlardan korunmak amacıyla Avrupa halkı topuklu ayakkabıları kullanmaya başladı; hem erkekler hem de kadınlar her an kafalarından aşağı bir lâzımlık boşalma tehlikesine karşılık hepsi şemsiye ile dolaşıyorlardı.
Fransa Kralı 16. Louis günün belli zamanını lâzımlıkta oturarak geçirir, devlet işlerini buradan yürütürdü. Bu dönemde İstanbul’a gelen İngiliz büyükelçileri lâzımlıkları pencerelerden boşaltma âdetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya’daki konaklara götürülürdü. 19. yy.da İngilizlerin lâzımlık kullanmamaya söz vermeleriyle Taksim’e taşınmalarına izin verildi.
Orta Çağ’da özellikle İngiltere’de insanların çoğu haziranda evleniyorlardı. Çünkü senelik banyolarını mayıs ayında yapıyorlar fakat haziranda bile pis kokuyorlardı. Bu banyoda sırayla yıkanıyorlar; önce oğullar sonra diğer erkekler, sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en sonunda da bebekler yıkanıyordu. Bu arada su o kadar kirleniyordu ki, küvet içinde bazı şeyler kayboluyordu. Banyo küvetinde kirden hiçbir şeyi göstermeyen bir tabaka oluşuyordu. Bu yüzden bugün İngilizlerin de unuttuğu bir deyim vardı: “Don’t throw the baby out with the bathwater.” Yani “Banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın.” Zenginler kalay-kurşun alaşımlı tabaklar kullanırlardı. Asidi yüksek yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karıştırırdı. Bu yüzden gıda zehirlenmeleri ile birçok ölüm meydana geliyordu. Domates bu çözülmeye sebep olan bir sebze olduğundan 400 yıl zehirli kabul edilip yenilmemiştir.Yemekler tahta tabaklarda yenilirdi. Çoğu zaman da bayat ekmek kabukları yemek tabağı olarak kullanılırdı. Bunlar hiç yıkanmadıkları için kurtlar ve küfler oluşurdu. Bunlardan yemek yiyen insanlarda “trench mouth” yani “tabak ağzı” denen hastalık ortaya çıkıyordu.
Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılırdı. Bu birleşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Hareket kabiliyetleri kayboluyor, nabız durma noktasına geliyordu. Yoldan geçenler bunları ölü zannedip defnediyorlardı. Bunu önlemek için aile efradı bu tip insanları birkaç gün masa üzerine yatırıp nöbet tutuyorlardı. Kişinin uyanmasını beklemek için tutulan bu nöbete “waking up shift” yani “uyanma nöbeti” diyorlardı. Bu durumda diri diri gömülen insanlar çoğalınca tabuttan dışarıya ucu, gömülen kişinin parmağına bağlı bir ip çıkarıp kilise çanına bağlarlardı. Bir kişi de bütün gece nöbet tutup çanın çalmasını beklerdi. Buna “graveyard shift” yani "mezarlık nöbeti" denirdi. Bazıları da zil sayesinde kurtulurdu. Bunlara da “saved by the bell” yani “zil sayesinde kurtulanlar”; bazılarına da “dead ringer” yani  “ölü zilci” denirdi.
Orta Çağ'da rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İzabella, elli yıldan fazla süren hayatında iki defa yıkanmıştı.
Kirlilik âdeti Amerika’ya da bulaşmış, Pensilvanya ve Virginia eyaletlerinde banyo yapmayı yasaklayan veya kısıtlayan kanunlar çıkarılmıştı. Philedelphia’da bu kanunla bir ayda birden fazla banyo yapanlar cezaevine gönderiliyordu.
Batı, kiliseye ve batıl dinlerine bağlı kaldıkça pisliğe ve cehalete batmış, Müslümanlar ‘Din-i mübîn-i İslam’a bağlı kaldığı sürece nûra, selâmete, ilme ve huzura kavuşmuşlardır.
Bir sonraki yazımızda buluşmak üzere esen kalınız efendim...
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
606497 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/606497.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT