BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Münir Özkul ve Zeyrek Yokuşu…

İrfan Atasoy
Facebook

Münir Özkul… Türk Sineması’nın tartışmasız en iyi aktörlerinden idi. Kimi zaman babamız oldu, kimi zaman dedemiz… Okuldaki hocamız oldu yeri geldi. Ayrıca, hakkını arayan şerefli bir aile reisiydi de. Hep ama hep iyi karakterleri oynadı… Kendimizden bir şeyler bulduk, sevdik, bağrımıza bastık… Evimizin en nadide köşesine konuk ettik hiç tanımasak da…

Vefat eden kişinin ardından, hayatta iken dile getiremediklerinizi bir anda söylemeye ve konuşmaya başlarsınız. Bu da öyle oldu. Ancak herkes bu sözleri bir şekilde ifade etti, konuştu. Biz, biraz daha perde arkasına bakalım, bir insan olarak Münir Özkul’u anlatalım ve arayışlar ile dolu hayatına ışık tutalım istiyoruz…

Hepimiz bir arayıştan geçmişizdir. İstikametten sapıp patika yollara ister istemez girmişizdir. Ama hep, ‘o’ tek istikamete varmak adına yapmışızdır bunu. Ve bir ışık görünmüştür ufukta, ona doğru koşmuşuzdur nefes nefese; dizlerimizde derman kalmasa da… Ama o arayışımız hep kendine çağırmış, seslenmiştir. Hiç umudumuz kalmadığı anda dahi, arayışımızın peşinden koşarız; her ne ise o…

Ve ne hâlde olursa olsun, hakikati arayan insan öyle veya böyle düzlüğe çıkıyor, çıkarılıyor. Kurtulmaz denilen nice insanlar, samimiyetlerinin mükafatını aydınlığa kavuşarak alıyor…

 

Bitmeyen ‘Arayış’ımız…

 

Hepimiz beyazperdeden veya televizyon ekranlarından tanıdık Münir Özkul’u… Kamera arkasındaki hayatını bilmemiz ise pek mümkün değildi elbette. Çok da mühim değildir bu. Mühim olan bize ne yaşattığıdır bir oyuncunun…

Neyse… Gelelim meselemize.

Münir Özkul, önceleri ateist olarak bilinirdi. Hatta öyle ki kimin hazırladığı belli olmayan videolarda “meşhur ateistler” başlığı altında Münir Özkul’u da görmeniz mümkündü. Okuduklarımız, duyduklarımız da bu yöndeydi. Ama nedense hiç inanamadım. Kendisi de, ne bu yönde bir söz söylemiş ne de inkâr etmiştir. Bize de hüsnüzan etmek düşer. Başkasının inancını sorgulamak ne haddimize…

Münir Özkul’un vefatının ardından yine hüsnüzan dolu yayınlar oldu; olması gerektiği gibi. Ve bu hüsnüzanlar da boşa çıkmadı…

Şöyle ki…

Rahmetli Münir Özkul, 1986 yılının Haziran ayında bir dergide yayımlanan röportajında, kendi deyimiyle, “inkâr” ve “karanlıktan” nasıl çıktığını ve Allah inancına nasıl eriştiğini anlatıyor. Özkul, Vehbi Vakksasoğlu’na verdiği bu röportajda, samimiyetle şu sözleri dile getiriyor: 

“İnkâra düşmeden önce Küçük Sahne’nin tuvaletlerinde yüzüme gözüme, elbiseme üç kere sular sıçratarak sözüm ona abdest alırdım. Bilhassa zor oyunlarda, sıkıştığım sırada nefesim kesilip tâkatim kalmadığı zamanlarda, içimden, ta derinlerden ‘Allahhh!’ diye bir ses gelir de ben oyunu alıp götürürdüm…”

Bununla da kalmıyor Münir Özkul… Ve 30 yıl önce kendisi için “huzursuzluğu” şöyle tanımlıyor: 

“Huzursuzluk, tek kelimeyle inançsızlıkta. Çünkü inanacak hiçbir şeyim yoktu. Ben o zamanlar bugün inandığım şeyleri inkâr etmek istiyordum. Çünkü yine o zamanlar bize şöyle telkinler yapılıyordu: ‘Müsbet kafalı olun. Görmediğiniz şeylere inanmayın. Herkesin kafası ve bilinci var. Bunun için de anlamadığınız şeye inanmayın…’ Sonra ilkokul sıralarında da bu telkinleri destekleyen icraatlar yapıldı. Tam hatırlamıyorum, camiler mi kapatıldı, namaz mı yasaklandı, bir şeyler oldu yani… Ya da o zamanki biz gençlere mi öyle geldi bilemiyorum. Bütün bunların sonunda bizim kafamıza sokulan temel fikir şöyle oldu: ‘Dindarlık ve inanç sahibi olmak gericiliktir. İnançsızlık ise ilericiliktir...’ Bu da ne demektir pek derinlemesine anlamamıştık ama içimizde beliren sonuç yorum oldu. Bunun tesiriyle hepimiz yavaş yavaş o yönde ve anlayışta yetiştik. Ve beni Küçük Sahne’de tiyatro oyuncusu iken, bilinçli olarak ‘hiçbir şeye inanmıyorum’ dedim. (1961) Ve böyle demeyi de, babamı geçmek zannettim. Somut olarak bunu buldum. (…) Ancak, o duyguyu, Allah inancını içinde hissettiğim zaman sonsuz bir huzurla beraber, sonsuz bir güç buluyorum. Bunların neticesi olarak da tarifsiz bir güven duygusu içimi kaplıyor. Aslında benim bütün hayatım boyunca daima aradığım şey bu imiş... Anlatamam nasıl bir zevk veren duylar bunlar… Bunları da eşimle beraber konuşuyoruz ve buluyoruz. Bu yolda onun büyük yardımlarını desteğini ve teşvikini gördüğümü söylemeliyim. (…) Gerçi ramazandaki mübarek günlerden sonra bir sene inşallah, sadece düşünmek ve ibadet etmek ve çok mecbur olmadıkça çalışmamak istiyorum… (…) Secde sırasında, başımı eğince galiba kan da başa geliyor ve insanda bir küçülme, bir teslimiyet, bir mahviyet doğuyor… Bu bakımdan ben de secdeyi çok seviyorum…”

 

Zeyrek Yokuşu…

 

Hemen hemen herkesin bir zamanlar arayışını sesli dile getirdiği için veya getireceği için bu röportaj çok ama çok mühimdir. Bir uyanış, bir arayış, bir buluş deyin… Ne derseniz deyin ama cân-ı gönülden filtresiz bir şekilde gök kubbe ile buluşan sözler bunlar… Yani; gönüllere dokunan cinsten…

Bu arada, hatırlatalım; Münir Özkul, 1993 yılında TGRT'ye İFPAŞ tarafından çekilen ve Mehmet Emin Tokadi hazretlerinin hayatının anlatıldığı “Zeyrek Yokuşu” filminde de başrol oynamış, bir nevi ve belki de bu arayışı -tesadüf mü denir, tevafuk mu bilinmez- oyunculuğu ile anlatmaya çalışmış, bu hissiyatı da hakkıyla ve aktörlüğü ile beyazperdeye/ekranlara yansıtmıştır. Zeyrek Yokuşu filmi, kendisinin bu arayışını destekler nitelikte ve ayrıca 1986 yılındaki röportajına da kuvvetli bir atıf taşıyor diyebiliriz. Velhâsıl, değerli dostlar, bazı şeylere akıl sır ermez. Akıl sır da erdirmeye gerek yoktur. Ve bazen üç nokta ile yazıyı sonlandırmak gerekir…

Allah rahmet eylesin…

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
600132 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/irfan-atasoy/600132.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT