BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Emektar kameraman Uğur Kovan'dan Yeşilçam Hatıraları, film tadında...

İrfan Özfatura
Facebook

Eskiden artistler senaryo okumazlardı. Uyanık yönetmenler bir ücret verip iki film çekerlerdi ki, biz “iç içe” derdik onlara.
Bazı oyuncular rollerini abartır, tokadı çakarlardı. Bazılarının yumruğu da çok mesafeli geçer, o da tat vermez oyuna...

 

Yeşilçam’ın emektar kameramanı Uğur Kovan Ağabey anlatıyor: Bu işe 1968’de başlamıştım Matibo’da. Matibo dediğin bir nevi banyo ünitesi, 35 milimetreyi 16’ya çevirir. O günlerde büyük makinenin gitmediği yere seyyarlar yollanırdı zira. Bilhassa Kodak ve Ukrayna! 
Sonra ışık asistanlığı yaptım. Kulağa hoş gelse de bildiğin kablo hamallığı. Getir Uğur, götür Uğur. Koştururduk gece yarılarına. Ark yerine kaynak makinesi kullanırdık. Elektrotu dokundurunca, şimşek çaktırır âdeta. Düşünün Şile’de fenerden denize koca aleti indirmişiz, nereden baksan 70- 80 okka. Yol nasıl dik, bildiğin patika. 
1973-75 arası kamera asistanlığı yaptım. Tahta sehpalar ağır, uçları çivili, taşta betonda kayar. Şimdikiler kauçuk paletli, zemine yapışırlar.
Ustam Çetin Gürtop pozometre gibiydi. Şöyle elini kaldırıp tırnağına bakar. “5.6” derdi kararlı bir ses tonuyla. Önceden diyaframı koymuş olurdum, “Tamam, hazır usta!” Çok meraklıydım, prova da alırdım ayrıca. Prova derken bir karış kadar keser, hiposülfitle banyo yapardım. Düşün dağda bayırdasın, şimdi nerede fotoğrafçı bulacaksın da… 
Çıkan şeridi alır götürürdüm ustama. Şöyle bir bakar yarım ağız “Haaa iyi” der, “Haydi yemeğini ye soğutma.” Bakarsın gece yarısı olmuş, tabaklar buz kesmiş kenarda. 
Ümit Efekan’la Orhan Gencebay’ı çekiyoruz. Yenge hastalanmış, ustamı çağırdılar. Aldı beni yönetmene götürdü “Uğur’a itimadım var” dedi, “çekimi o tamamlayacak!”  Ümit Abi üstelemedi “İyi öyleyse” dedi, “Sen ‘güveniyorum’ dedikten sonra!” 
İşte o gün bu gün geçtik kamera arkasına.
HATA MI? ASLA!
Eskiden ne çektiğini bilemezdin, film yıkanacak ki marifetin çıksın ortaya. Onun için bin kere ölçer, öyle girerdik kayda. Kötü bir şey olursa bitersin, seni kimse çağırmaz bir daha.
Hiç unutmam yarım saniye netlik kaçmış diye (hareketli sahnelerde olur) ünlü bir artist sokağın ucundan bağırmıştı “N’aber len fluu!” Şaka yapıyor aklı sıra.
Şimdiki gibi ışık malzemeleri nerede? Jeneratör mü? Koca hayal. Akşam çekimi için kamerayı kandıracaksın. 5.600 kelvinlik sahneyi 3.200’ün filtresiyle çekeceksin ki bir mavilik hâkim olsun havaya. İşte biz “Amerikan gecesi” derdik ona. 
Artvin’de film çekiyoruz kızağın yayı kurtulmuş, fark etmesem bir makara bobin (122 metre) flu çıkacak. Neyse düzelttim, sonra bir sahne çektik ama netliği bilerek bozduk. Hayal sahnesi, eski hikâye için kullanılacak. 
Gece uyuyorum telefon yırtınıyor. Açtım laboratuvar. “Uğur kardeşim bu film flu ya!” 
-Ya nasıl olur yayı kızaktan kurtarmıştım ama. 
-Bilmiyorum artık, haberin olsun da…
Eh cezamıza katlanacağız artık, neyi değiştirebilirsin ki bu saatten sonra. Derken “Dınn” aklıma geldi. Biz flash back için flu çekmedik mi? Laboratuvar bilmez şimdi, yırtar atar. Yataktan nasıl fırlarsın, sarılırsın telefona. “Aman abi dokunma!”
Yoksa gitti onca emek, masraf, ne korku ama. 

BİR TAŞLA İKİ KUŞ 
Eskiden oyuncular senaryo okumazlardı, sakızını çiğneyerek gelir, çekilen sahnenin nerede kullanılacağı umurunda bile olmaz. Biri replikleri fısıldar, kurt gibi kulaklarını diker dinler, sonra girerler oyuna. Ne söylediği de önemli değildir, film sessiz çekilir zira.
Ama şarkı altı sahnelerini “NAGRA” teyplerle kaydederdik, dil dudak hareketlerini oturturduk montajda.
Çalışması en kolay oyuncu Halûk Bilginer’dir “İki adım geri gider misin abi?” 
-Peki efendim, derhâl!
Hafif rollere çıkan bir kadın vardı, saç baş yoldururdu insana. Millet ne bilsin, hayrandılar ona. 
“Oyun bitti” ve “Mardin Münih Hattı”nda birlikte çalışınca adım Ünal Küpeli’nin adamına çıktı. Diğerleri bizi çağırmaz oldular. Bir de şu var tabii, sen gidersen oradaki arkadaşı kapıya koyacaklar. Yüz yüze nasıl bakacaksın bir daha? 
Önceleri tahta şaryolarla çalışırdık; yağlarsın, silersin kayar. Olmadı çıkarsın arkadaşının omzuna. Vantuz dediğin üç kuruşluk şey ama almazlar, bizi urganla arabaya bağlarlar. Farz et takip sahnesindesin, otomobil bi’ böyle gider, bi’ şöyle. Kamera ağır, motosiklet aküsü ile çalışır ayrıca. Asitli su kumaşa değdi mi deler atar, her film iki pantolona mal olurdu bana.  
Kâzım Kartal alçak sesle konuşurdu, mırıldanır gibi. “Yaa Uğurcum sen bu işi öğrendin di mi?” 
-Öğrendim Kâzım abi. 
-Aa ne iyi… Ne iyi.

DIŞI SENİ, İÇİ BENİ
 O zamanlar tempo ağır, gece sahnelerini toplar toplar hepsini birden atarlar. Hem vakitten kazanır, hem masrafı azaltırlar. 
Figüranlar kahvede bekleşir durur, bakalım iş çıkacak mı acaba? Prodüksiyon amiri gelir, amele gibi toplar. Oturur sıralarını beklerler kenarda; sigara, sigara, sigara… Haydi dediler mi fırlarlar meydana. 
-Sen vuruyorsun, sen düşüyorsun, sen koşuyorsun, çabuk sallanma!
Sette bize çay may vermezler. İsmail Abi beni sever, kayırırdı saklıca. Usulca yanaşır fısıldardım “Abi, çay var mı çay?”
-Var. Bekleyeceksin ama!
Yıllar sonra görüntü yönetmeni oldum, onu da aldım yanıma. Yine “Abi” diyorum “Çay var mı çay?” 
-Olmaz mı istersen kahve yaparım sana. 
Nakdi kim kaybetmiş ki sen bulasın, zorlarsan eline bir senet tutuştururlar. 20 lira alıncaya kadar göbeğim çatlamıştı, ne elde vardır ne avuçta. 
Hâl böyle olunca düğünlere giderdik, harçlık bahşiş, artık gönüllerinden ne koparsa. 
Bir arkadaşla Pera’da nişan çekiyoruz. Adamın biri işaret etti, yaklaştım: “Buyurun efendim?”
-Sen kameraman mısın?
-Evet efendim. / -Nerede? / -Yeşilçam’da.
-Al şu kartı, pazartesi uğra bana.

RÜYALAR GERÇEK OLSA
Kibarlığımdan yanında bakamadım, köşeyi dönünce kartı çıkardım. Aaaa TRT İstanbul İkinci Müdürü Şükrü Demirci yazıyor. 
Neyse gittik, çay, sohbet, prodüksiyon amiri Tandoğan Aka Bey’i aradı. Bir form çıkardılar, dolduruyorum. Adı: ... Soyadı: ... Doğum Yılı: ...
Derken geldik dayandık tahsil durumuna. Orta iki terkim, ne yazayım şimdi kutuya?
Hiç önemli değil dediler, bize sanatkâr lazım, Şükrü Bey kamera tutuşundan notunu vermiş sana. 
Sağ olsunlar, TRT’de hoş tuttular. Ben de Yeşilçam tecrübelerimi aktardım onlara. Zamanla yer edindik, kadro için usulen bir imtihan yaptılar o kadar. 
Hem sinemayı hem televizyonu bilmek önemlidir. Bir sinema yönetmenine maç çektiremezsin mesela.
Televizyonlar Hitachi kullanırlardı o sıra, kamera ayrı, makara ayrı cihazda. Kaydediciler (Ampex) bataryayı içip bitirirlerdi âdeta. 
Sonra U-matic’e geçtik. Taşınabilir kasetleri vardı ama her biri Anna Britanica ebadında. Okka cesamet yerinde de sadece 20 dakika. Araba farı görünce çizgi verirdi, mutlaka beyaz yapacaksın, renkleri tanıyamazsın yoksa. 
Betacam’a geçince “bu nasıl bir teknoloji ya” dedik “Dünyanın sonu mu geliyordu acaba? Sony 400 ve 637 kullandım, Ikegami’den de memnun kaldım fazlasıyla. 
Bir gün teknik müdür kenara çekti. “Şışşt Uğur, ister misin para kazandırayım sana?” Meğer özel televizyonlar açılmış, adam arıyorlarmış yana yakıla. 2 milyon 475 bin alıyordum, 8 milyona geçtim Star’a. Ardından 9 oldu, on oldu. Araba filan edindik, bitimiz kanlandı. Derken işi yapan çoğaldı, değerimiz kalmadı piyasada. 
Ünal Abi “Gel” deyince ayaklandık, yeniden kapıldık heyecana. 

ÜÇ İKİ BİR  MOTOR!  HEYECAN DORUKTA 

Malatya’da dizi çekiyoruz. Engin Çağlar köy ağası rolünde, Sırrı Demirtaş da kötü adam. Sözde pusu kurmuş, yoluna kaya yuvarlayacak. Düzgün bir Mercedes buldular, Engin Bey karşıdan gelirken girdim kayda. Bakın şu işe ki, yuvarlanan taş dağıldı, dağı taktı peşine indiriyor. Engin Abi salise farkıyla toz bulutundan çıktı, ben heyelan altında kalacaktım az daha. 
Baktım yönetmen koşa koşa geliyor:  Uğurcum, Uğurcum problem yok ya?
-Sorma yaa Necati Abi, giremedim kayda.
Nasıl oldu anlatamam. Kül kesildi âdeta. Bir seyrettirdim bayıldı, “Bugün size istirahat” dedi, “Gidin dinlenin göl kenarında.” 
Bir keresinde de sahilde bir yerlerde konaklamışız, yapımcının üzerinden para çıkmasın mı? Mahmut Tuncer ile rehin kaldık. Hiç büyütmedik, çay içtik, muhabbet ettik gün boyunca. 
Halid Refiğ, Türker İnanoğlu ile Bilge Oğuzbaş’la çalışmak şanstı, çok şey öğrendim onlardan. Diyelim adam denize atladı peşinden mermi sıkılacak. Tabancayı nereden bulacaksın şimdi, al yerden bir avuç çakıl, at suya.
Leğenin içine folyo koy, sarı ışığı ver, suyu dalgalandır, buyur sana alev efekti. Sigara parşömenini de elinde ovuşturur, çıtır çıtır odun sesi versin ayrıca. Uçurtmanın kuyruğunu düşün, gazeteyi öyle dilimle, ışığın önünde salla. Oyuncu güya film seyrediyor sinemada. 
Mermer gibi görünsün diye patatesten kapı tokmağı mı yapmazdık, muslukları sarı yaldızla mı boyamazdık, evi konağa çevirirdik anında. 
Gençler gelip sorsalar memnun oluruz, bildiklerimiz bizimle gitmesin toprağa.

 

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
595074 http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/irfan-ozfatura/595074.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
KAPAT