BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Üniversitelerde yönetim reformuna ihtiyaç...

Prof. Dr. Mahmut Özer
Facebook

Türkiye özellikle son on yılda her alanda devasa bir büyüme ve gelişmeyi yaşamaktadır. Ülkemiz, yaşanan tüm sorunlara rağmen artık sadece bölgesinde değil tüm dünyada önemli bir ülke ve aktör konumundadır. Yaşanan bu gelişmelerle önüne tarihî hedefler koymakta ve tüm kurumları ve toplumu ile bu hedefleri gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin söz konusu tarihî hedefleri gerçekleştirebilmesi için çok etkin ve verimli yükseköğretim kurumlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Yükseköğretim kurumlarımız şüphesiz bu hedeflere ulaşabilmemiz için üzerine düşen tarihî sorumlulukların farkında olarak çabalamakta ve emek vermektedir. Ancak ulusal hedeflerimizin büyüklüğü, yükseköğretim sistemimize bir bütün olarak yeniden bakmayı ve etkinliği ve verimliliği önündeki yapısal sorunları doğru tespit edip çözümler getirmeyi talep etmektedir. Bu bağlamda bu yazıda yükseköğretim kurumlarındaki yönetim rejiminden kaynaklanan sorunlara kısaca değinilecektir...

 

 
Seçimin sorunları
 
Tüm dünyada yükseköğretim kurumlarında üst yönetimle ilgili farklı modeller kullanılmaktadır. Rektörlerin öğretim üyelerinin oylarıyla belirlenmesinin yükseköğretim kurumlarında yol açtığı ciddi sorunlar yıllardır dile getirilmektedir. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 18 Ekim 2016’da akademik açılış yılı vesilesiyle Külliye’de yaptığı konuşmada rektörlük seçim sisteminin artık değişmesi gerektiğini vurgulamıştır. Gerçekten de, seçim süreçleri yükseköğretim kurumlarında ciddi dönüşümleri yapmada da engel olarak ortaya çıkabilmektedir. Çünkü ciddi dönüşümler yönetimde güçlü liderliği ve güçlü yönetim takımını gerektirmektedir. Aynı dili konuşan ve birbirleriyle senkronize davranan bir ekip gündemlerindeki konuların uygulamaya geçmesinde daha başarılı olmaktadır. Gelişme, ilerleme, çalışanlardan daha fazlasını yapmalarını talep eder. Talep edilen ile talep eden arasında bir seçim ilişkisi varsa taleplerin esnetilmesi de doğal olarak gündeme gelebilmektedir. Bu da seçilmiş rektör ve dekanların genellikle daha fazla idare-i maslahatçı davranmalarına yol açabilmektedir.
Yükseköğretim alanında tanınmış bir uzman olan ve Dünya Bankası Yükseköğretim Koordinatörü olarak da çalışmış olan Jamil Salmi, Latin Amerika ve Avrupa’daki farklı ülkelerin yükseköğretim sistemleri için yapmış olduğu danışmanlıkları ve çalışmalarından kazandığı deneyimler ve gözlemlerine dayanarak, istisnaları olmasına rağmen seçilmiş rektörler ve dekanların doğal olarak bir dönüşümün aktörleri olmaktan ziyade mevcudu, alışkanlıkları sürdürmeyi seçtiklerini, atanmışların ise dönüşüm ve performans ölçmede daha talepkar olduklarını, sonunda daha fazla ilerleme sağlandığını ifade etmektedir (University World News, Sayı 430, 3 Ekim 2016). Türkiye’de de uzun yıllardır yaşanan deneyimler göz önüne alındığında rektörlerle ilgili seçim modelinin sakıncaları fazlasıyla görülmüştür.
 
Yeniliği teşvik etmeyen personel rejimi
 
Türkiye yükseköğretim sisteminin yeterince yenilikçi olamamasının bir diğer sebebi de, mevcut personel rejiminin miadını doldurmuş olması ve ihtiyaçlara cevap üretememesidir. Bir yükseköğretim kurumu üst yöneticisinin vizyonerliği kadar kurumdaki tüm çalışanların ve özellikle yönetici kademesindeki diğer insanların bu vizyona ikna olmaları ve dolayısıyla vizyonun gerçekleşmesine katılımları da son derece kritiktir. Çünkü başarısını belirleyecek olan, yapmak istedikleri veya kendi vizyonu değil, ekibiyle birlikte hedeflerin ne kadarını gerçekleştirebildikleri olacaktır.
Yükseköğretim kurumlarında güçlü bir liderlik ve yönetim takımı olsa bile stratejik planla uyumlu veya yükseköğretim kurumlarının misyon ve vizyonları doğrultusunda tüm çalışanların katılımı ve katkısı mevcut personel rejimi ile maalesef sağlanamamaktadır. Bu da yükseköğretim kurumlarının verimliliğini düşürmektedir. Ayrıca, yükseköğretim kurumlarının üretmiş olduğu tüm hizmetlerin kalitesini de olumsuz etkilemektedir. Bir sistemde dikey ve yatay olarak vizyonun içselleştirilmesi, liderle senkronizasyonun sağlanabilmesi için son derece belirleyicidir. Aksi takdirde, belirli bir süre sonra çok çalışan az sayıda insan yorulacak ve o kadar emeğin karşılığını görememekten dolayı ümitsizliğe kapılacaklardır. Elbette iyileşme ve ilerleme sağlanabilecektir. Ancak yapılan iyileştirmelerin sürdürülebilirliği de mevcut personel rejimi ile tehlikede olacaktır. Dolayısıyla, mevcut sistem, bir dönüşüm ve ilerleme gerçekleştirilmek istendiğinde her şeyin yükünü ve sorumluluğunu omuzuna yüklenmiş yorgun yöneticiler üretmektedir. Onlardan geriye kalan da başarı hikâyelerinden çok, karşılaştıkları yüzlerce zorluk ve büyük problemler ve bunları çok az insanla nasıl omuzladıkları ile ilgili gerçek hayat hikâyeleridir.
 
Ne yapılmalı?
 
Yükseköğretim kurumlarına rektör belirlenmesi, öğretim üyelerinin seçimiyle değil, başta ABD ve İngiltere gibi OECD ülkelerinin çoğunda olduğu gibi atama ile olmalıdır. Bu atamayı, yine söz konusu ülkelerin çoğunda olduğu gibi, halkın seçtikleri tarafından üyeleri atanan bir mütevelli heyetin yapması, üniversite ve toplum arasındaki ilişkileri güçlendirme potansiyeli taşımaktadır. Bu çerçevede, Türkiye’de artık doğrudan halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı ile halk tarafından seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisi, söz konusu mütevelli heyetlerin üyelerini belirleyebilir. Aynı şekilde, mütevelli heyetinin ihdası, üniversitenin topluma hesap verebilmesinin en pratik kanalını da sağlayabilecektir. Mütevelli heyetinin atadığı rektör, profesyonel bir yönetim anlayışı çerçevesinde, kendi yönetici ekibini kurabilmelidir. Bu elbette tek çözüm değildir. Atama ile ilgili farklı yaklaşımlar da değerlendirilebilir.
Bununla birlikte, rektörlerin başarısı performansa dayalı olarak izlenmeli ve değerlendirilmelidir. Yönetici, başarılı olduğu sürece görev yapabilmeli veya başarısız olduğunda görevden alınabilmelidir. EPFL (École polytechnique fédérale de Lausanne) Üniversitesinde büyük başarılara imza atan Patrick Aebischer, 16 yıldır rektörlük yapmaktadır. UCLA’in eski başkanı Charles Young, 29 yıl bu görevini yapmıştır. Örnekler çoğaltılabilir. Performansa dayalı yönetim süresi, yükseköğretim alanında lider yöneticilerin çoğalmasını da sağlayacak, bu da yükseköğretim sistemimizin daha dinamik ve rekabetçi olmasına katkıda bulunacaktır.
Yükseköğretim kurumlarının verimliliği ve çevreleriyle ve içinde yaşadıkları toplumla dinamik ve etkileşime açık ilişkileri geliştirilebilmeleri için, tüm düzeylerde çalışan akademik ve idari personel için performansa dayalı bir çalışma rejimine geçilmelidir. Yoksa mevcut sistemde çalışanlar, kuruma katkıda bulunanlar aşırı yorulmaya devam edecek; öte yandan, yeterince çalışmayanlar ise mevcut personel rejimi kalkanının arkasında rahat ve korunaklı bir hayat sürdürmeye devam edeceklerdir.
Sonuç olarak, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yükseköğretim yönetimindeki reform çağrısı, artık toplumsal talep ve ihtiyaçlara cevap vermeyen yükseköğretim sistemimizin değişimi için büyük bir fırsat olarak görülmeli, başta üniversite camiası olarak üzere toplumun farklı kesimlerince geniş bir şekilde tartışılmalıdır. Aksi takdirde, üniversiteler, rektörlük seçimleri dolayısıyla kutuplaşmaya devam edecek ve gündelik akademik hayatın normalleşmesi sürekli ötelenecektir.

593801 http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-mahmut-ozer/593801.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
KAPAT