BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Katar krizi: Küresel tecrit politikası

Prof. Dr. Muharrem Kılıç
Facebook
ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk yurt dışı seyahat programının üç durağı (Suudi Arabistan, İsrail ve Vatikan), önümüzdeki süreçte Beyaz Saray’ın dış politik eksenine/perspektifine dair fikir vermektedir. Bu perspektifin ilk somut yansıması, Suudi Arabistan ziyaretinde kendisini ortaya koymuştur. Suudi yönetim, yanına Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’i de alarak Katar’a yönelik tecrit politikasının uygulanması konusunda Trump’ı ikna etmiştir. Uluslararası kamuoyunda bu tecrit kararı; ‘Katar’ın terör örgütlerine ve Müslüman Kardeşlere vermiş olduğu destek’; ‘el Cezire televizyonunun yayın politikası’; ve ‘İran ile yakın ilişkiler kurması’ gibi gerekçelere dayandırılmıştır. İronik biçimde terör örgütlerine destek iddiasında bulunan tecritçi müttefikler, hem soğuk savaş döneminde ve hem de özellikle 11 Eylül sonrası dönemde sözde ‘İslami terör’ örgütlerinin ideolojik, finansal ve kurumsal yapılanmalarının aktörleri olmuşlardır.
Katar, özellikle 1995 yılında ülkede yaşanan yönetim değişikliği sonrasında Suudi Arabistan’ın baş aktörlüğü üzerinden kurgulanan Orta Doğu’nun dış politik misyonuna boyun eğmemiştir. Böylece Suudi yönetimlerinin körfez bölgesi üzerindeki politik hegemonyasına boyun eğmeyen dış politik tutumundan ötürü hedef tahtasına konulmuştur. 2014 yılında benzer gerekçeler ile yine üç ülke, büyükelçilerini çekmek suretiyle Katar’a yönelik hasmane tutumlarını ortaya koymuşlardır. Bir yanda bölge ülkelerin monarşik devlet yapılanmaları; öte yanda Mısır’ın darbeci yönetimi tarafından Katar bir tehdit unsuru olarak algılanmıştır. Bir ülkenin siyasi egemenlik haklarını gayrimeşru biçimde haleldâr eden bu küresel tecrit, aynı zamanda bir ulusun temel insani gereksinimlerinin karşılanmasını bile imkânsız kılmaya dönük gayri insani bir abluka politikasıdır. Bu tecrit kararının dillendirilmeyen gizli gündemi ise Katar üzerinden Türkiye’nin mahkûm edilmesi girişimidir. Bu girişim, Katar ile Türkiye arasında bir süredir devam etmekte olan stratejik ve ekonomik iş birliğinin kesilmesini hedeflemektedir. Bu girişim aynı zamanda, 15 Temmuz kalkışması ve ardı sıra devam eden kuşatma harekâtının bir başka evresidir.
Suudi Arabistan yönetimi, İran Şiiliği karşısında kendisini teo-politik düzlemde ‘Sünni İslam’ın’ bayraktarı olarak konumlandırmaktadır. Mezhepçi teo-politik düzen öngörüsü çerçevesinde Vehhâbilik üzerinden bir Sünnilik ideolojisi üretmiştir. Bir tarafta Suudi Arabistan’ın, diğer tarafta İran’ın sekteryen yayılmacı teo-politiğinin kendi ulusal sınırları ötesinde (Balkanlar, Orta Asya, Körfez vd.) yürüttükleri ‘misyonerlik faaliyetleri’, ilgili bölgelerdeki kültürel ve mezhepsel haritaları dönüştürmektedir. İran ile Suudi Arabistan arasındaki mezhepsel kutuplaşmanın ortaya çıkardığı teo-politik gerilim, beraberinde radikalleşmeleri doğurmuştur. Öyle ki soğuk savaş yıllarından bu yana ‘küresel terörizm endüstrisi’ tarafından üretilen ‘terör’ örgütlerine ideolojik referans çerçeveleri ve insan kaynakları üretmişlerdir.
Tek yönlü küresel emperyal düzene hizmet eden söz konusu kutuplaşmada İran, mezhep temelinde konsolide ettiği ulus ve ulus ötesi demografik potansiyeli ile daha homojen ve yeknesak bir siyasal beden üretmiştir. Öte yandan Suudi yönetiminin dışlayıcı mezhepsel ideolojisi, Sünni Müslüman dünya ile arasında otantik bir temsiliyet zemininin oluşmasını imkânsız hâle getirmiştir. Tek kutuplu küresel düzene tümüyle bağımlılık ilişkisi üzerinden yapılandırılmış olan dış politik tutum, bu temsiliyeti imkânsızlaştıran temel noktalarından birisini oluşturmaktadır.
Bu noktada Türkiye, yüzyılları aşan derin tarihî devlet aklı ve birikimi; kuşatıcı tarihî teo-politik dinamiği; sahip olduğu jeo-stratejik ve jeo-politik konumu; ve modern demokratik devlet tecrübesi ile Müslüman dünya açısından güçlü bir temsiliyet merkezidir. Bu misyonla küresel ve bölgesel beklentilerin odağı olan güçlü Türkiye, gönül coğrafyası ile sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik vd. düzlemlerde, sosyal ağını ve kurumsal etkileşim alanını her daim diri tutmalıdır. Kuşkusuz bunun gerçeklik kazanması ancak akademik ve bilimsel temelde etüt edilerek üretilmiş politikalar ve uygulamalarla mümkün olacaktır.
Son söz: Absürt gerekçelere dayandırılan bu krizin derinleşmesi, Müslüman coğrafyayı esir alan kan, gözyaşı ve yıkımı daha da derinleştirecektir!
597210 http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-muharrem-kilic/597210.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
KAPAT