BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

“Mühim olan acıyı tatlı gibi yutabilmektir!..”

Taş duvarlardan sarı, kırmızı kurumuş yaprakların sarktığı bahçe boyunca yürümeye başladı...
 
Erkara, Çakır Vezir'e merakla sordu:
“Senin gibi birini bunaltan şey de ne? Bir derdin mi var? Meraklandım doğrusu!”
“Dert mi? O kadar çok ki!”
“Hem dert, hem de gülmek… İki zıt şey bir arada!”
“Mühim olan acıyı tatlı gibi yutabilmek!” deyip güldü. Taş duvarlardan sarı, kırmızı kurumuş yaprakların sarktığı bahçe boyunca yürümeye başladı. Oradakiler de peşinden takip etti.
“Anlayacağın, Yıldırım Han çok kızgın... Onu güldürene kadar akla karayı seçtim.”
“Nedenmiş?” diye soran Üryan’a bakmadan konuştu Çakır Vezir:
“Timur’a fena kafayı takmış… Ya o, ya ben deyip duruyor…”
“Peki, sen ne dedin?”
“Şey, ‘sakin ol Hünkârım… O çapulcuyla kendini niye bir tutuyorsun ki’ dedim!”
Erkara, konu açılmışken çok şeyleri, sırıtarak anlatan bu adamdan, birinci ağzından duymak istiyordu.
“Allah aşkına gülmeyi bırak da şu Timur’u anlat… Siz geldikten sonra her yerde, herkes bu adamdan bir şeyler soruyor veya anlatıyor oldu. Kimine göre çılgın bir Moğol, bazılarına göre zalim Cengiz’in yolunda hain biri, tabii zamanın kutbuna tam bağlı âdil bir hükümdar diyenler de var. Sence bu denilenlerden hangisi? Üç değişik ve de zıt vasıflar bir insanda aynı anda nasıl toplanır? Doğrusu aklımız almıyor konuşulanları. Neye nasıl inanacağımızı şaşırdık!..”
Kürkünü omuzlarından öne doğru çeken Çakır Vezir, bir kahkaha daha patlatarak soruya cevap vermeye çalıştı pişkince.
“İşte ben de ondan bahsedecektim...”
“Haydi öyleyse…”
“Bu ismini söylediğiniz adam benim hizmetkârımdı…”
“Uşağın mıydı?” diye şaşıran Erkara’ya Çakır, elleri arkasında şımarıkça cevap verdi.
“Evet, yanlış duymadınız hizmetçimdi. Ben kutsal Ateşgâh muharebelerinden sonra Buhârâ’ya gitmiştim. Kısa bir zaman sonra da Semerkant’a geçtim. Bir gün leşkerlerimin ok talimini seyrediyordum. Baktım aşağı, yukarı yaşıtım sayılan genç bir civan süklüm, püklüm ortalıkta duruyor.
“Timur’la aynı yaştasınız demek…”
“Dedim ya, aşağı yukarı…”
“Ee!”
“O esnada göz göze geldik. Bunu fırsat bildi. Yanıma yaklaşarak elimi öpmek istedi. Şefkatle başını okşadım. Ne yaptığını sordum; ‘boştayım’ dedi. Bir iş istedi. ‘Niçin, neden vereceğimi ve ne tür işler yapabileceğini’ sordum. O da; ‘Ne olursa olsun… Yeter ki sizinle birlikte kalayım. İsterseniz kulunuz, köleniz olayım’ diyerek öyle yalvardı ki dayanamadım. O zaman düşündüm bu gencin elinden tutulmazsa diğerleri gibi serserileşecekti. İnceden inceye sordum, soruşturdum pek fena biri de değilmiş. Gayretliymiş de…”
Çakır Vezir, bunları anlatırken yalancıktan duygulanır gibi oldu. Hüzünlendi. Ses tonunu değiştirdi. Kelimeler boğazında düğümlenir gibi yaptı. Neden sonra toparlandı. Konuşmasının lüzum ve ehemmiyetinden olsa gerek gırtlağını temizleyerek:
“Keşke bunların hiçbirini yapmasaydım. ‘Merhametten maraz doğar…’ derler ya sizde. Bizde de ona benzer deyişler var mutlaka. Her neyse! İşte öyle oldu. Kısa zamanda sarayın en etkili insanları arasına girdi. Askerler benim değil, onun lafını dinler oldu. Prensesler onunla evlenmek için yarıştılar âdeta. Başımdan savmak ve bertaraf etmek için çok uğraştıysam da nafile… İş işten çoktan geçmişti. Biraz daha kalsaydım belki buralara kadar bile gelemeyecektim.” DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
608123 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/608123.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT