BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

“Doğan Bey’imiz kendini fena gizlemiş!..”

Konuşmalar, şakalaşmalar biraz sonra yerini derin sessizliğe bıraktı. Tabii ki yorgundular.
 
İlk defa geldikleri bu uzak diyarların taş duvarları arasında sağa, sola, tavana ve bütün eşyalara dikkat ettiler. Osmanlı hayatına, Türk ruhuna ait bir gölge, bir çizgi bulamadılar.
“Doğan Bey’imiz kendini fena gizlemiş.”
“O işini bilir evvel Allah.”
“Adam gibi adam…”
“Yüreği kadar, aklı da güçlü…”
“Öyle bir arkadaşımız olduğu için ne kadar hamd etsek azdır.”
“Elhamdülillah…”
Atmaca Nuri, duvarda asılı Kur’ân-ı kerîmi görünce birden Bursa’daki çocukluğunun geçtiği baba evini hatırladı. Merdiven başındaki ceviz ağacından eski ve hilâlli sandığı, kadife şiltenin üzerinde mırıldayarak uyuyan tekiri ve babasının geyik postundan seccadesinin duvarında asılı olduğu bol ışıklı ferah odasını düşündü. Alçak sedirler ve yerlerdeki binbir desenli Türkmen halıları, kızılcık rengi perdeleri, kıble duvarındaki âhireti ve ölümü hatırlatan hatları, sapları sedef kakmalı kılıçları, çeşitli kamaları hatırladı.
“En mühimi bu…” diyerek, boş odanın başköşesindeki etrafı ipekten ve sırmalı çevrelerle süslenmiş, pembe gül ve yeşil yapraklarla işlemeli özel bir kılıf içindeki Kur’ân-ı kerîmi aldı kokladı, öpüp alnına koydu. Sonra da kalbinin üzerine bastırarak bekledi huşuyla.
Mert Türk ruhundan saçılan namus ve metanet misali yiğitler, Ziyaret Dağı çıkışı günlerine denk getirdikleri bu tarihî buluşmanın; bir araya gelmenin hasret dolu heyecanı içindeydiler.
“Biz bu taş duvarlar arasında karındaşımızı beklerken bütün Bursa, Uludağ yolunda çoktan zirveye tırmanmış, iliklerine kadar eğlenmiş, kim bilir ne ziyafetler çekmişlerdir?” diyen Atmaca, derin bir nefes aldı. Aklından neler geçmiyordu ki?
“Hava iyiyse tabii…”
“Doğru. Günlük güneşlik olması şart.”
“Ziyaret Dağı’na başka şekilde de zaten çıkılmaz.”
“Çekilmez de!”
“Hayat böyle yiğidim…”
“Elhamdülillah hâlimizden memnunuz. Şikâyet etmek için söylememiştim…”
“Ben de farklı anlamadım zaten. Laf olsun kabilinden işte…”
“Ziyaret Dağı’nda kim bilir ne heyecanlar yaşandı?”
“Meryem Hanım mutlaka beni aramıştır…”
“Kolay değil! Kızcağızın başka kimi var ki?”
“Doğru dersin. Aynı şey senin de başında…”
“Kaderimiz, kısmetimiz çok benzeşiyor…”
“Neyimiz farklı ki? Cenâb-ı Allah böyle dilemiş.”
“Hâlimden memnunum, kısmetimden de…”
“Elhamdülillah ben de…”
Konuşmalar, şakalaşmalar biraz sonra yerini derin sessizliğe bıraktı. Tabii ki yorgundular. Bulundukları yerde biraz uzanıp ev sahiplerinin gelmesini beklediler.
Boğa Hasan, uyku tutmayan yorgun gözlerini diktiği tavanda evini, sevgili refikasını düşündü bütün benliğiyle.
Kıymetli hayat arkadaşı ne kadar da çabuk alışmıştı Osmanlı Türk örf ve âdetlerine. Gıpta etmişti pratikliğine ve olgun kişiliğine, bilhassa ihlâsına ve samimiyetine. Gelen misafirler, hanımlar da ona benzerdi hep. İffetli, temiz kalpli, güzel ahlâklıydılar mutlaka. Daima yeşil başörtüsüyle annesini, edebinden hep yere bakan güler yüzlü hemşiresini düşündü. Bosna seferindeyken muhterem annesi ve babası ölmüş, amcasının yanına giden kardeşi de genç akıncılardan biriyle evlendirilmişti. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
608991 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/608991.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT