BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Babamın yokluğunu; hiç ama hiç belli ettirmeyeceğim onlara"

Ali, oldukça dik durmaya çalışıyordu. Ezik, boynu bükük görünmekten hazzetmiyordu...
 
 
Peş peşe henüz yeni açılan birkaç kapıdan daha girip çıktılar. Önde Ömer, arkada elindekiyle Ali, epey yürüdüler. Uzaktan gelen zil sesiyle irkilen Ömer, arkadaşına döndü:
- Ben elimden geleni yaptım Ali kardeş; şimdi derse yetişmem lâzım, imtihanım var! Çok mühim! Yoksa seni yalnız bırakmazdım, biliyorsun. İnşallah, ilk teneffüste yine geleceğim, bu işi bitireceğiz. Seni evine boş göndermeyeceğim. Hem okulda arkadaşlarla da konuştuk bir şeyler yapacağız üzülme!
- !!!
Ali, oldukça dik durmaya çalışıyordu. Ezik, boynu bükük görünmekten hazzetmiyordu, “olur” mânâsında başını sallamakla yetindi. Gözlerinde biriken yaşları göstermemek için bir şeyler arıyormuş gibi aksi istikamete bakarken “Seni de yordum, kusura bakma be Ömer!” diyebildi...
             ***
Ömer, mektebine doğru hızlı adımlarla yürürken o fazla işlek olmayan yolun kenarında kalakaldı. Aklından neler geçmiyordu ki:
“Babam olsaydı, şimdi ben de talebeydim, Ömer gibi okuyor olacaktım. Annem ve kardeşim ağlamayacaklardı. Sanki ben ağlamıyor muşum da?” derken sağanak misali yaşları akıverdi, sanki dolu kovanın birden boşalması gibi. Etrafından gelip geçenleri görmüyor, duymuyordu bile. Bir yaşlı teyze; “Niçin ağlıyorsun a evladım? Döven söven mi oldu?” dediyse de ne cevap verdi ne de yüzüne baktı, yürüdü, yürüdü…
Kötü bir rüyadaymış gibi iradesinin dışında sürüklenmekte olan Ali; bulunduğu yerden, herkesten uzaklaşmak, gözlerindeki yaşı göstermemek istiyordu ama hislerine söz geçiremiyordu.
             ***
Gün ışığının bulutlarla örtüldüğü gri hava; kalbini de karartıyordu. Yer yer buz tutmuş kaldırımlarda, bir suçlu gibi süklüm püklüm yürürken yalpalıyordu Ali. Sanki büyük bir muharebeden yeni çıkmış gibiydi. Yıpranmış, soluk portakal rengi pardösüsü, rastgele takılmış eski bir paçavra gibi arkasında sürünüyordu. Yavaşça başını kaldırdı, ıslanmış kirpiklerinin ince aralığından etrafı süzdü.
"Şimdi, eve eli boş dönersem, hayatımın bir mânâsı kalmayacak. Onlar için yaşamış olmayacağım! Ben, sağ olduğum müddetçe onlara acı çektirmeyeceğimi, babamın yokluğunu; hiç ama hiç belli ettirmeyeceğimi söz vermiştim! Mutlaka muvaffak olmalıyım! Başka yolu yok!” diyerek, kendi kendine kuvvet verdi, ahd etti. Korktuğu; hasta bacısına bir şey olması, anacığının bir daha yıkılması, acı çekmesiydi... Onların sağlıklı, huzur ve saadette olmalarını ne kadar da çok istiyordu!
Ani bir hareketlerle elindeki yükünü, koltuğuna sıkıştırdı, açılan önünü çekti, düğmelerini ilikledi. Çocukların oynaşmadığı parkı görünce elinde olmadan durdu. Babasının zamanında, ailece buraya çok gelmişlerdi. Şu ağacın altındaki bankta annesiyle babası otururken, kardeşiyle ne kadar koşturmuş, gülmüş, eğlenmişlerdi. Salıncakta sallanmış, merdivenleri tırmanmış, kaydıraktan defalarca kaymış yine de yorulmamışlardı. “Çok özledim o günleri çook!” derken kendini zor tutuyordu. Sanki onlar yalandı. Derin derin soluklandı. Nereden, nasıl geldiyse burnunu; rutubet karışımı pas kokuları dolduruverdi bir anda... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
610364 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/610364.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT