BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Hastane odası mülakât odasına dönmüştü!..

Olup bitenleri yeniden yaşıyormuş gibi oldukça heyecanla anlattı Ali...
 
 
“Gözyaşları; ruh inceliğinin şahitleridir. Hisli, zarif insan; yüzünü gözyaşları ile yıkayan insandır. Fakir-fukaraya, çoluk-çocuğa, canlı casız bütün mahlukata içi yanmayan ve sızlamayanlar, kirpiği ıslanmayanlar; adam olamazlar! Sadece insana benzeyen, iki ayaklı bilmem nedirler!” diye iç âleminde fırtınalar kopan kazazede Hasan dede; süt beyaz yumuşak çarşafın üzerine oturmuş, gözlerinden birbiri ardı sıra yuvarlanan yaşların arasından çaktırmadan küçük kahramana bakıyor… Ayarlı yatağın yanı başında, zarif bir sütun gibi yükselen serum direğinin gümüş parıltısı gözlerini kamaştırmış olmalı ki; nemli, küçük gözlerini iyice kıstı kıstı... Pek incelmiş ruh hâlinin belli olmasını da istemiyordu. Bir müddet camdan dışarı baktı. Koridora açılan yarı aralık bej rengi kapının gözden sakladığı, acile yetişmeye can atan hasta yakınlarından etrafa birbirinden farklı, ter ve hafif parfüm kokuları yayılıyordu. Hiçbiri onu alâkadar etmiyordu. Bütün kuvvetini toplayıp vefakâr ve fedakâr çocuğa döndü:
- Olacak şey mi be birader? Ne zamandır konuşuyoruz, ismini bile sormadım. Oysa sen benimkini çoktan öğrenmişsin. İhtiyarlığıma ver, bakma kusuruma. Adını bağışlar mısın yavrum?
- Ali!
- Çok sevdiğim bir isim. Hep Hazret-i Ali efendimizi hatırlatır bana. Yiğit, samimi bir dost... Yüce, ulu, yüksek mânâsına geliyor. Hazreti Ali; Sevgili Peygamberimizin amcası Ebû Talib’in oğlu. Mübârek kızları hazret-i Fâtıma, radıyallahü anhânın da kocası. Dördüncü halife. Cennetle müjdelenmiş on mübârekten de biri. Çok, çok güzel bir isim seçmişler sana… Mübârek olsun evlât, mübârek. Gıpta ettim…
- Teşekkür ederim efendim. Babam da Hazreti Ali efendimizi düşünerek koymuş…
- Tahmin etmiştim. Peki Aliciğim; ben anlatacaklarıma geçmeden evvel senden basit bir şey rica edeceğim, yapar mısın?
- Buyurun efendim.
- Baştan anlat bana; o saatte, orada, o kaza yerinde senin ne işin vardı?
- Arkadaşım Ömer’le birlikteydik, zil çalınca o okuluna gitti, imtihanı varmış, ben de ne yapacağıma karar vermeye çalışıyordum.
- Hımm!
Hasan Dede, okul meselesine takılmıştı. Böyle bir kalp taşıyan mektep çağındaki bir çocuk, neden sokaklardaydı? Bunu ileride öğrenmek üzere geçiverdi. Ona o günkü hadiseden sordu:
- Öyle kritik bir kaza anında herkes korkar kaçar, sen korkmadın mı?
- Korkmaz olur muyum, nefesim kesildi, ödüm koptu sandım.
- Peki, o karışıklık içinde akıl edip beni nasıl hastaneye getirebildin?
Olup bitenleri yeniden yaşıyormuş gibi oldukça heyecanla anlattı Ali.
              ***
Hasan Dede, pek hislenmiş, pek etkilenmiş olmalı ki başka şeyler de öğrenmek isteği, arzusu oldukça kuvvetlendi. Hastane odası mülakât odasına dönmüştü. Oğlu, kızı ve bazı akrabaları odaya girip çıkarlarken dikkatli davranıyor, bu mülakâtın kesintiye uğramasını istemiyorlardı. Bir ara büyük kızı; “babacığım kendini fazla yoruyorsun” demek istediyse de; hemen sağ elinin şehadet parmağını dudaklarına götürerek “sus” işareti yaptı. Ondan sonra da kimse bir şey sormaya cesaret edemedi. Dinleyen dinledi. İşi olan da dışarı, koridora çıktı. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
610560 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/610560.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT