BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Dolunay, Naciye Anne'ye, Ali’ye ve Elifcik'e tebessüm ediyordu...

 
Elinde Hasan Dede'den gelen mektubun son cümleleriyle donakalmıştı Naciye Hanım!..
 
Bütün gün, derme çatma binaları, kalabalık caddeleri, tarihin derinliklerinden bugüne yükselen abideleri, sarayları, câmileri, devasa çınarlarıyla, mavi bir aydınlık içinde uyumaya hazırlanmış büyük şehrin şekilsiz gövdesi, birbirine tutunarak sarılıp uyumaya çalışıyordu. Biraz önce her biri bir Gureba Hastanesi'ni andıran o derme çatma binalar, som mermerden birer saray şekline giriyor, o kalabalık caddeler, bir kandil gecesinin pırıltılarıyla ışıl ışıl aydınlanıyordu.
             ***
Elinde Hasan Dede'den gelen mektubun son cümleleriyle donakalmıştı Naciye Hanım. Biricik ciğerparelerine şefkatle baktı baktı... Aklından neler geçmiyordu ki… Hepsi boğazına düğümlenmiş yaş olarak gözlerine hücum etmişti âdeta. Ağlıyordu yine, lakin bu seferki farklı ağlamaktı, sevinçten olan cinstendi. “İnsan hiç sevinçten de ağlar mıymış” demeyin! Oluyormuş işte, bu o türden bir ağlamaktı. Göğüs kafesleri hızla inip kalkıyor, kendini tutamıyordu, elinde değildi.
Ciğerparelerine; sevginin en güzeliyle baktı tekrardan. Odanın loş aydınlığında her zamanki gibi kendi âlemlerindeydi onlar. O küçücük çocukları; en ihtişamlı abideler gibi gönlünde ve gözünde büyümüş, başlarında yanar-döner hâlelerle süslenmiş, bezenmiş vaziyette; kabına sığmıyor, taşıyor, şahlanıyor, göğe yükseliyor gibiydiler.
Göğsü kabardı elinde olmadan. Bodur fidanlar misali yavruları, serilip serpilen gölgeleriyle ona yıllanmış çınarlar gibi heybetli görünüyordu şimdi. Çepeçevre, kurşini yalçın kayalıklara benzettiği evler; ince mor bir tülle örtülürken, gözlerindeki sevinç incileri; çoktan gümüş şelâleler olmuş, durmadan akıyordu.
Naciye Ana'nın dudaklarında tarifsiz duâlarla birlikte yalnız; “Oğlum, canım Ali’m” kelimeleri dökülüverdi, mesut ve bahtiyardı. Hem de çook…
             ***
Çocukların babası gözünün önüne geldi. Zaten ne zaman unutmuştu ki… Tıpkı ilk günlerindeki gibi çakmak çakmak gözlerle kendine bakıyor, göz kırpıyordu muzipçe. Biricik hayat arkadaşı ona ne demişti?
“Bak hatunum! Evimin direği! Gönlümün sultanı! Çocuklarımın anası! Kara sevdalım: Dürüst kimse bu dünyada çok sıkıntı çekebilir; fakat hiçbir zaman şerefsiz bir duruma düşmez. Sendeler ama yere yüzüstü yuvarlanmaz. Çünkü işlerinde doğruluktan ayrılmayanlara Cenab-ı Allah, her zaman yardım eder. Unutma; biz yalnız değiliz...”
Perdeyi aralayıp sokağa baktı. Yol boyunca sıralanmış yapraksız ağaçlar; akşamın serin rüzgârıyla bir o yana bir bu yana beşik gibi hafifçe sallanıyordu. “Rüyalar âlemindeymişim gibiyim! Ya uyanırsam!” diye düşündüğünden mi ne hiç uyumak istemiyordu. Zaten uyku muyku diye bir şey de kalmamıştı. Hislerini ancak ağlamakla teskin edebiliyordu. Naciye anne, daha fazla kendini tutamadı. O ince sesiyle bir fon oluşturup bütün güzelliğini taa kalbinin derinliğinde hissediyordu muhabbet dolu hasretin...
Koca tarihî şehir; gittikçe koyu laciverde bürünürken, ağırbaşlılığı üstünde, çok hususi bir davete hazırlanıyor gibi çatıların üzerinden doğan dolunay; Naciye Anne'ye, Ali’ye, Elifcik'e tebessüm ediyordu. Bütün aile de gülen aya gülüyordu bu akşam...
 
           S O N
 
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
610754 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/610754.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT