BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Çocuklarınızı seviyor musunuz? -1-

Yetenekli Kalemler
Facebook
Öyleyse bu yazıyı mutlaka okuyun. Okuyun da o canımızdan çok seviyoruz dediğimiz çocuklarımıza el birliğiyle neler yaptığımızı bir görün. Çocukların çocukluğunu yaşamadan yazmaya çizmeye odaklandırılarak aslında hayatla hiç alakası olmayan olmadığı gibi başarı da elde edemeyen hem kendisini moral motivasyon bakımından kötü hisseden hem de topluma katkı sunamayan kimseler yaptığımızı fark edin. Haydi başlıyoruz… 
Önce bir mini anekdot:
Önceki yıllarda yarıyıl tatilinde, bir restoranın çocuk oyun odasında ödev yapan öğrencileri gören bir Millî Eğitim Bakanı; hayli kızmış, gerekli işlemin yapılmasını ve Genelge ile “öğrencilere yarıyıl tatilinde ödev verilmemesini” istemişti.
Ödev vermenin nedenleri:
1-Müfredat programlarındaki ders konularının, gereğinden fazla uzun olması. Bir derse ayrılan zamanın konuları işleyip kavratmaya yetmemesi.
2-Dersliklerdeki öğrenci sayısının fazla olması, öğretmenlerin her öğrenciye yeterince zaman ayıramaması.
3-Bazı velilerin, ödev vermeyen öğretmeni eleştirmesi, tepkide bulunması; ödev vermeleri hususunda öğretmene baskı kurmaları.
4-Az da olsa bazı öğretmenlerimizde, ödevin yararına inanma düşüncesinin devam etmesi.
Ödevin sakıncaları nelerdir?
1-Birçok evde, ödevleri anne baba ya da bir aile büyüğü yaptığından, öğrenciye katkısı pek olmamaktadır.
2-Uzun ve karmaşık ödevler, öğrencilerin okuldan ve öğretmenlerinden soğumasına neden olmaktadır.
3-Ödevler, uygun olmayan zeminlerde ve zamanlarda aceleyle yapıldığından, (soğuk ve loş ortamda, otomobilde, tatil yerlerinde, masasız zeminlerde vb.) öğrencinin bedenî rahatsızlıklar çekmesine neden olmakta, yazıları, tertip ve düzenleri bozulmaktadır.
4- Ödev fobisi yüzünden, öğrenciler strese girmekte, yeterince eğlenme ve dinlenme fırsatı bulamamaktadırlar. Tiyatro, kütüphane, sinema, müze, sergi vb. etkinliklere yeterince katılamamaktadırlar.
5-Birçok ailede ödev yüzünden anne baba çocuğuna kızmakta, ceza vermek zorunda kalmaktadır. Aile ilişkileri bozulmakta, sevgi ve saygı ortamı zedelenmektedir.
               Seyfettin Karamızrak
 
ŞİİR
 
        Rüzgâr eser
 
Rüzgâr eser; kelebeği savurur.
Paltosuz bir fakir çocuk ürperir,
Bazen soğuk ateş gibi kavurur.
Kara dağ başında, beyaz kar erir.
 
Rüzgâr eser, dalgalanır bir bayrak,
Türkü söyler dağ başında bir Yörük.
Yok olmak üzere ahşap barınak.
Bu rüzgâr, bu rüzgâr yangına körük…
 
Rüzgâr eser, düşer bir sarı yaprak,
İhtiyara son günü hatırlatır.
Bembeyaz örtüyle örtülmüş toprak.
Hayatı bitirmiş, buz çatır çatır.
 
Rüzgâr eser ve bir çocuk uyanır.
Bilmez ki babası hiç dönmeyecek.
Bu acıya o kalp nasıl dayanır?
Kim var yavrucuğum, hiç ölmeyecek?
 
                       Ahmet Mahir Usta
 
 
 
UNUTULMAZ MESLEKLER
 
GRAVÜR SANATI: Fransızca “Gravure” kelimesinden alınan gravür, "kazıma resim sanatı" demektir. Maden, tahta veya taş yüzeyler üzerine çizgiler oyarak resim yapmak, şekiller meydana getirmek sanatıdır. En çok kullanılan çeşidi tahta üzerine oyularak yapılanıdır.
9. yüzyılda Çin’de gravür yapıldığı bilinmektedir. Avrupa’da ise ancak 15. yüzyılda başlar. Bu dönemde yapılan gravürler sâdece dış ve kenar çizgilerinin çizilmesiyle yapılan kaba resimlerden ibaretti. Gelişen gravür sanatı, yüzyıl içinde güzel eserler vermeye başladı. On altıncı yüzyılın başlarında usta gravürcüler yetişti. Dürer, eserleri gravür yoluyla çoğaltılan ilk büyük ressam oldu. Gravür sanatının gelişmesinde matbaanın büyük etkisi görülür. Gravürcülük özel bir çalışma ve yetenek isteyen bir iştir. Türkiye, özellikle 19. yüzyılda birçok gravüre konu oldu. İzmir, Antalya, Bursa ve başka tarihî yerlere ait resimler gravür yoluyla çoğaltıldı. İstanbul ve sarayları, sayısız gravür kitabına konu olmuştur.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
610595 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yetenekli-kalemler/610595.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT