BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kuğu Gölü Balesi

Kuğu Gölü Balesi

Boğaziçi! Aşıkların otağı... Şengönüller yatağı... O kadar muhteşem bir yer olduğu şurdan belli ki; 500 küsur senedir talan ettiğimiz ve çirkinleştirmek için elimizden geleni yaptığımız halde, halâ güzel...



Boğaziçi! Aşıkların otağı... Şengönüller yatağı... O kadar muhteşem bir yer olduğu şurdan belli ki; 500 küsur senedir talan ettiğimiz ve çirkinleştirmek için elimizden geleni yaptığımız halde, halâ güzel... Yeni inşaatlara yer açmak için ağaçları kesiyorlar... Yerine beton dikmek için, o güzelim tarihi yalıları yakıyorlar... Partililere parselettiyorlar... Kodamanlara peşkeş çekiyorlar... Boğaziçi, bütün katliamlara rağmen; direniyor. Gene alımlı... Artık eski doğallığında ve yeşil cümbüşünde olmasa bile, soylu geçmişinin görkeminden izdüşümler var. Çamura batsa da, değerinden bir şey kaybetmeyen cevher gibi... *** Ben hep şöyle düşünürüm... Hatta bir çok kişi benim gibi düşünür. Boğaziçi, Türkler’in elinde değil de; Almanlar’ın, İngilizler’in ya da Fransızlar’ın elinde olsaydı, ne olurdu? Buranın değerini bilen insanlar; acaba burayı ne hale getirirdi? Bu sorunun cevabını, çok yakınlarda Zürih’te buldum. Boğaziçi’nin ne hale gelebileceğini, orada gördüm. Şehirdeki göl; yuvarlak, oval ya da benzeri şekillerde değildi... Aynı bizim Boğaz gibi; kıvrımlarla uzuyordu. Hatta gemiyle kıyıları dolaşırken, bir ara kendimi Şehir Hatları vapurunda sandım. Onlar da kıyılara ve sırtlara evler yapmışlar. Ama beton ve yeşil; o denli birbirine sarılmış ki, düşman değiller... Hatta birbirlerini tamamlamışlar. Yan yana, üst üste, site site, yığma betonla birbirinin güneşini ve yeşilini gasp eden kötü niyetli binalar değiller. Hepsi, tek tek... Ağaçlardan arta kalan bütün boşluklar, çim... Bir santimetre kadar dahi toprak görünmüyor. Dünyanın bütün çiçekleri, yıllık kongrelerini burada yapıyormuş gibi, göl kenarlarını istila etmiş... Kıyıları dolaştıkça; estetikten asla ödün vermeyen sahillerin, size bağışladığı huzur komasına giriyorsunuz. *** Sahilde bir anfi tiyatro... Sahnesi deniz üzerinde... İster tiyatro oynat, ister konser ver. Bu iki etkinlik yoksa; denizin üstündeki platform dikey hale getiriliyor. Oluyor sana sinema perdesi... Tiyatro iken yatay, sinema iken dikey olan yer; gündüz eğik duruyor... Tırmanan gençler için trampleni var, göle atlayıp serinliyorlar. Mahalle arasında, komşuları biraraya getiren küçük ama çok sevimli lokantalar. Herşey, ama herşey; inanılmaz bir estetik düzen ve doğaya saygı anlayışında... Sahil kenarlarında, ördek ve kuğu türünde sayısız hayvanlar; dolaşmaya çıkmış insanların dertlerini dinlemek istiyorcasına, neredeyse koyunlarına sokulacak gibi... İnanın, gölün civarında o kadar çoklar ki; herhalde en az 1 milyon kuğu vardır. Kendilerine saldırılmayacağından, tekmelenmeyeceğinden, kovalanmayacağından, değneklerle dürtülmeyeceğinden, yesin diye yanık sigara atılmayacağından eminler... Kaçmak, göçmek yok... İnsanlar ve hayvanlar iç içe, kucak kucağa... *** Bürkli Platz gibi, şehir merkezindeki kıyılarda; aklınıza hayâlinize sığdıramayacağınız kadar uzunlukta, yürüyüş parkurları var. Yürürken önünüze bir bina çıkıyor, yolunuzu mu kesiyor? Geri dönmek yok! Yolu, o binanın üstünden geçirdikleri köprülerle devam ettiriyorlar. Ama öyle bir köprü ki; çardak gibi... Sarmaşıklar, çiçekler, ağaçlar, oturma yerleri ile, serin bir gölgelikten geçiyorsunuz. Bina yüksekse, bu kez o tesisin sahil kenarından iskele geçişi yapmışlar. Anlayacağınız; ne özel firma, ne devlet tesisi; kimse yürüyüş yolunuzu kesemiyor. Yorulduğunuz, terlediğiniz veya acıktığınız yerde de; mutlaka bir çay bahçesi, bir lokanta ya da en azından bir büfe var. Yediklerinizden bir kaç parça bekleyen kuğular da, mutlaka sizi gözlüyor, kolluyordur. Onların da hakkını, unutmamak gerekir. *** Gelişmiş ülkelerin elinde bizim Boğaziçi olsaydı, ne hale gelirdi diye artık merak etmiyorum. Gördüm. Ona ne kadar ihanet ettiğimizi farkedince, içim burkuldu. Hüzünlendim.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT