İRFAN ÖZFATURA

Bugün değerli subaylarımızdan Emekli Albay Ahmed Yıldız’ın birkaç hatırasını aktaracağız. Altmış ihtilalindeki havayı anlamak açısından faydalı olabilirsek ne âlâ...
Kuleli’de Sadun Bey Hoca’mız vardı. Attan düşünce muharip sınıfı bırakmış, gidip kimya okumuş. Sıkı bir muallim hata affetmiyor asla.
Bitirmelere çıktık, heyet karşısına. Hilmi Bey Hoca’mız bir soru sordu, bildim. Bir tane daha sordu, karıştırdım. Hazırlandığım her hâlimden belli ama.
Baktı onlar kendi aralarında konuşuyor.  “1212 kâfi” dedi, “çıkabilirsin evladım.”
Tam kapıyı araladım gidiyorum, diğerleri Hilmi Bey’e baktılar. “Tamam tamam” dedi “çalışmış, kanaatim tam!”
Kuleli bir şefkat kapısıydı, orada çok güzel günlerim geçti, unutamam hâlâ. 1959’da mezun olduk, geldik Harp Okuluna.
Hava birden değişti. Nasıl siyaset, hocalar CHP’li oluverdi, aşikâre hükûmetin aleyhinde konuşuyorlar.
Resmen propagandaya başladılar. Demirağlarla ördük filan alayı masal, vatandaşın ayağında çarık yok, bunların aklı fikri bira fabrikasında. Alkol ne kadar da önemliymiş, her şeyin önüne geçti bir anda.
Komutanlarımız niye böyle konuşuyor diyoruz, yoksa ihtilal mi yapacaklar?

KOĞUŞ KALK!
27 Mayıs Cuma gününe denk geliyordu.  Sabah saat 5’te kaldırdılar. Üsteğmen Salâhattin Ekrem’in komutasında Ankara’ya çıkardılar. Gidip TMO (Toprak Mahsulleri Ofisi) bürosunu işgal edeceğiz. Orayı da jandarma bekliyormuş,  bize ateş açtılar hatta.
Başvekâleti de biz enterne edeceğiz, nasıl edeceksek, kim kime dum duma. Şimdi hayatta değil bir arkadaşım vardı (adı bende mahfuz) baktım masa üzerindeki dolma kalemleri cebe indiriyor.
-Biz bunun için mi ihtilal yapıyoruz, dedim yakışıyor mu sana?
-Sen ne karışıyorsun ya? Görmüyor musun canımızı koyduk ortaya!
-Hangi canı koyduk, kim var karşımızda?
O gün akşama kadar ne kadar mebus, bakan varsa alayı toplandı. Cumhurbaşkanı’nın muhafız alayı bir süre direndi, sonra Bayar’ı derdest edip getirdi Harp Okuluna. Korumakla mükellefti oysa.
Bütün siyasiler elimizin altında. Gece talebeler nöbet tutuyoruz başlarında. Askerler Anadolu çocuğu ya, güvenmiyorlar onlara.
Nöbet bir saat sürüyor, ben muhabbeti demliyorum, laf lafı açıyor.
Girgin girişken bir talebeyim, herkesle dostum okulda.  Necmi Yüzbaşı’nın başçavuşu beni sever, “Nöbeti şuna yaz” diyorum, yazıyor. Sıra Celâl Bayar’a geldi. Öğlen saatleriydi. Yemeğini verdim, tepsi üzerinde üç desensiz tabak. Pirinç pilavı, etli patates ve hoşaf.  
Hiç unutmam yeşil erik hoşafı. Mayıs sonu ya, demek erikler düşmüş pazara.
Usulen sordu: Nerelisin? Baban ne iş yapar?
Anlattım. Nedense beni tutmadı, hoşlanmadı. Giremedik mevzuya.

GÖZÜNÜZ ÜZERİNDE OLACAK!
Fatin Rüştü Zorlu, Ethem Menderes hepsi orada. Asker gibi yatıyorlar bir koğuşta. Derken ortalık karıştı Namık Gedik intihar etmiş güya. Ben inanmıyorum, o başka.
Sonra bir söz çıktı Celâl Bayar da intihara teşebbüs etmiş kravatıyla.
Bilmiyorum doğru ya da uydurma ama o günden sonra yattıkları yere de girdik, uyurken bekledik başlarında. Kesin emir: Mahkûmu gözünüzden ayırmayacaksınız asla!
Neyse döndü dolaştı sıra Menderes’in nöbetine geldi. İçeri girdim. Elimizde süngü takılı tüfek, dikiliyoruz kapının yanında. Odada tek katlı askerî bir somya var, yanında tenekeden bir etajer, üzeri gri boya, yer yer çatlamış pası görünüyor hatta.
Selam verdim. “Buyurunuz efendim” dedi kibarca.
Yine alıştığımız sorular. Nerelisiniz? Babanız ne işle meşgul acaba?
Menderes’e ısındım, sohbet koyulaşıverdi bir anda. Saat 2.00’da nöbet değiştireceğiz, arkadaş gelmedi, muhabbete devam.  Ara sıra gözleri kapanıyor “Efendim, müsaade ederseniz ben biraz uyuyacağım”.
“Hayhay buyurunuz” diyorum daldığı gibi sıçrayıp kalkıyor. Sigaranın birini söndürüp öbürünü yakıyor. Yenice tiryakisi, birkaç nefes çekiyor, bastırıyor kül tablasına.
Tabla doldu aldım götürdüm çöpe döktüm. Çok memnun oldu. Bir ara “Dişlerimi fırçalamak istiyorum” dedi, “mümkünse tabii, size kızmasınlar da!”
-Olur efendim bir sorayım komutanımıza.

LALETTAYİN ŞEYLER!
Gittim kat amirime. Mehmet Ali Yalın diye bir binbaşı, beden eğitimi hocamız, millî basketçiymiş zamanında.
-Komutan’ım Adnan Menderes lavaboya çıkmak istiyor.
Sert bir şekilde gürledi  “Götür pezevengi!”
Meğer Adnan Bey de omzuna havlu atmış, elinde macun fırça, hemen bir adım arkamda. Döndüm, geldik mi burun buruna.  Nasıl utandım anlatamam, hani yer yarılsa da...
Devir nasıl da değişiyor? Üç beş gün evvel gelse, hazır ola geçecek, selam duracaktı karşısında.
Adnan Bey, benim üzüldüğüme üzüldü, “Efendim bunlar lalettayin şeyler” dedi, “takmayınız kafanıza.”
Ardından “Ben sizi çok sevdim” deyip elini omzuma koydu,  “iyi bir asker olacaksınız. Onun için size bir hediye vermek istiyorum.”  
Çekmeyi çekti üzerinde Adnan Menderes yazılı hususi sigara paketini uzattı. “İleride hatırlar, Fatiha okursunuz bana.”
O zarafetle uzattı, ben telaşla aldım soktum koynuma. Yakalarlarsa bakmazlar gözümün yaşına.
Sigaraları içmedim, ruhuna okumayı da unutmadım o günden sonra.

BASKI YILDIRMA!
O gün alelacele namazı farzından kılıyorum, Kolordu Kurmay Başkanı geldi yakaladı depoda.
İçki içmiyoruz, zina yapmıyoruz, dört rekât namaz iki dakika.
Demek işleri güçleri bu, takip ediyorlar.
Çektiler hesaba. “Sen nurcu musun?”
-Değilim.
-Niye namaz kılıyorsun o zaman.
Uzatıyor da uzatıyor. Hakaret, tehdit, korkutma.
Bir şey yapacakları yok oysa.
Zaten ölümüne çalışıyorum,  ihtiyaçları var bana. Atamazlar, bırakırsam işi kotaramaz, altında kalırlar.
Atamadılar da.

SEKİNE HANIM’IN SAYESİNDE
Yıllarca Hopa hududunda kaldım.
Kenan Evren gelmişti. Sekine Hanım baktı, havaliyi çok iyi biliyorum, sordu kaç senedir buradasınız?
Hanımefendi müsaade ederseniz, size bir fıkra anlatayım.
“Anlat anlat” dedi Paşa.
-Mareşal Fevzi Çakmak zamanında biri mahrumiyet mıntıkasına takım komutan yardımcısı olarak gitmiş. Üsteğmen olmuş takımın başına, yüzbaşı olmuş bölük komutanlığına, binbaşı olmuş harekât subaylığına, yarbay olmuş tabur komutanlığına, albay olmuş alay komutanlığına. Ama ötesi yok, saçı sakalı ağarmış hâlâ orada.
Fevzi Çakmak’a telgraf yollamış “Paşa’m, henüz ölmedim daha!”  İşte biz de böyle,  yıllardır sürünüyoruz hudutlarda.
Hanımı Kenan Paşaya ilgilen gibilerden baktı.
Hatırlarsanız o dönem Ecevit ile Demirel’le takıştı biri “Ali Fethi Esener” dedi,  öbürü “Adnan Ersöz mü, Ali Çivril mi” kararsızlığında. Derken Salih Fahri Korutürk oturuverdi cumhurbaşkanlığı koltuğuna.
Diğerlerini emekli ettiler tabii, Kenan Paşa’ya yol açıldı.  Ege Ordu Komutanı iken sağ olsun, hanımı benim tayinimi çıkardı İstanbul’a.

ÇIK DIŞARI UKALA!
Neyse mezun olduk. Kıtaya çıktık. Bir gün tatbikat var, baktım Dicle kenarından bir jip geliyor. Ama nasıl tozu dumana kata kata. Aaa bu tabur komutanının arabası değil mi, bir sıkıntı mı var yoksa?
Jip durdu içinden başçavuş çıktı.
-Komutan’ımız sizi görmek istiyor.
-İyi de herkesin kucağında mayınlar.  Yani hiç de müsait değiliz o anda.
-Çok önemliymiş, derhâl diyor.
Neyse düdük çaldım, emniyeti sağladım; “İstirahat arkadaşlar!”
Bindik gittik. Nasıl sıcak, barakanın altı fırın olmuş yanıyor.
-Efendim beni emretmişsiniz?
-Yaklaş!
İki adım attım
-Yaklaş dedim sana!
 İki adım daha attım
- Yaklaşsana!
Baktım üç tane kazan yoklamasını dizmiş masaya.
-Ne bunlar?
-Kazan yoklaması Komutan’ım.
-Aferin. Burası kimin taburu?
-Sizin taburunuz Komutan’ım.
Bilmezsiniz belki her bölük komutanı, bir gün evvel saat 16’da ertesi gün çıkacak yemek için pusula hazırlar, altını imzalar. İzinli, terhis, görevli. Mevcudumuz şu kadar.
Pusula levazım şubeye gönderilir, ona göre tabildot hazırlanır. Adam başı birer gramdan şu kadar çay,  et, ekmek, yok sarımsak, soğan. Buna “tabela” derler, kiler astsubayı o kadar miktarı çıkarır aşçının önüne koyar.
Ancak Ramazan-ı şeriften bir gün evvel bir madde daha ilave ederiz: “Şu kadar asker oruç tutuyor, bu kadar tutmuyor.” Akşam yemeği değişmez, sahura bir ayar yaparlar.
Mesela “bölüğün genel mevcudu 120 kişi. On kişi izinde, on kişi dışarıda. Kalan yüz kişi. Not: Atmış er oruç tutuyor, kırkı tutmuyor gibi...”
Başçavuş yazmış mevcut 120 kişi, oruç tutmayan “yok!” Getirmiş ben de bakmadan imza atmışım altına.
Komutan köpürmüş tabii. “Bu nasıl iş anlamadım birinci bölükte oruç tutmayan yok, ikinci bölükte tutan yok. Burası da benim taburum güya. Sen bu askerlere ne yaptın söyle bana?”
Saç baraka. İçerisi kaynıyor, dışarından koşarak gelmişim. Yüzümü ter basmış, çenemden şıp şıp damlıyor ayak ucuma.
Aslında böyle bir hata yapmam da, demek bakıma daldım, o günlerde çok silah ve araba getirirlerdi, elimiz yüzümüz yağ içinde,  onun parçasını buna. Neticede sıradan bir kazan yoklaması, imzalamışım gitmiş,  gelir miydi aklıma.
Gerçi kimseyi yönlendirmedim. Tutan tutar, tutmayan tutmaz. Demek çocuklar kendilerini rahat hissettiler, oruçlarını bırakmadılar. İyi de nasıl anlatacaksın komutana.
Belki saçma oldu ama “Bilmiyorum” dedim.
-Bu senin imzan değil mi?
-Evet.
-Nasıl bilmiyorsun izah et bana!
Bağırıyor yırtınıyor: Hadi açıkla! Araştırtacağım koymayacağım yanına!
-Merak ediyorum efendim dedim, ikinci bölük de dâhil olacak mı bu araştırmaya?
Eğer bu suçsa o da suç, öyle ya.
Adam bir an tutuldu kaldı. “Çık dışarı ukala.”
-Başüstüne efendim.
Canıma minnet, attım kendimi açık havaya.
Hiç de bir şey olmadı. Azarlandığımızla kaldık.
Kim bilir belki bunlar sebep olacak affımıza.

ZORAKİ TEKAÜT
Albaylığı hak eder etmez emekliliğimi istedim. Kabul etmediler.
120 kişi emekli için dilekçe vermiş, 108’ine tamam dediler 12’si kaldı kıtada. Biz çok lazımmışız onlara. “Sen lisan biliyorsun, makineden anlıyorsun” dediler, “ bir sürü takdirler, yazılar.”
-İyi de bu mükâfat mı mücazat mı? Bırakın gideyim yoluma.
-Yoook salmayız asla!
12 Eylülden sonra kanun değişti. “Siyasete girmek isteyen subayların emekli talepleri reddedilmeyecek!” Askerler politikaya soyunsun istiyorlar, MDP gelecek ya iktidara.
Hımmm. Öyle mi?
Ben de siyasete girdim.  Mecbur kaldılar emekliye ayırmaya.