Murat Öztekin - Yönetmen Nazif Tunç, 7. Boğaziçi Film Festivali’nde yarışan son filmi ‘Karınca’da kendi ifadesiyle bir vicdan hikâyesi anlatıyor. Farkına varmadan radikal örgütlerin kucağına bıraktığı bir kız çocuğunu kurtarmaya çalışan Şemsi isimli bir kamyon şoförünü merkezine alan filmde, radikal örgütlerin faaliyetlerinden istismar edilen kadın mevzularına kadar çok sayıda aktüel problem işleniyor. Biz de millî sinemanın ustalarından Tunç’la bir araya gelerek vizyondan önce festivallerde gösterilecek yeni filmi üzerinden sinema sohbeti yaptık… 

İLHAM ANADOLU’DAN
¥ “Karınca” filmi Türkiye’nin kronik bir problemine, radikal sol grupların istismar faaliyetlerine temas ediyor. Karınca metaforunu seçmişsiniz. Nasıl bir karınca bu?

Karınca çalışkanlığı ve birlikte yaşama hâli dolayısıyla ve belki biraz da mal toplama hırsından ötürü insana benziyor. Bir de karınca Anadolu’daki birçok hikâye ve efsanenin kahramanı. Ama bizim karıncayı seçmemizin asıl sebebi biraz kendini terlikten tümlüğe adaması… Kur’ân-ı kerimdeki Neml, yani Karınca Suresi’nde de geçen bu mahluku filmde bir kız yaptım.

¥ Ne yapıyor bu kız; biraz hikâyeyi bize açar mısınız?
Aslında anlattığımız bir vicdan hikâyesi. Bizim karamanımız aslında kıza sahip çıkmaya çalışan, Allah’tan başka kimsenin önünde diz kırmamış bir Anadolu insanı, bir kamyoncu olan Şemsi... Günün birinde dağ yolunda karşısına çıkan ve İstanbul’a gitmek isteyen küçük bir kızı menziline ulaştırıyor. Sonunda yükünü bırakıp İstanbul’a dönüyor ama terör örgütüne eleman devşirmek suçlamasıyla sorgulanıyor. İstanbul’a götürdüğü kızın örgüt tarafından kandırıldığını anlayınca büyük bir vebal ve mesuliyet yüklendiğini düşünüyor. “Karınca”yı tekrar yuvasına taşıyıp hatasını telafi etmek için yollara düşüyor. 

Modern insan iyiliğin gücünü keşfetmeli
¥ Filmdeki hikâye Bayezid-i Bistami’nin yanlışlıkla yuvasından ayırdığı karıncaları geri bırakmak için Hemedan’a günlerce yol yürümesini hatırlatıyor sanki…
Biz bunda Sadi Şirazi’nin Bostan’ında İmam Şibli için geçen menkıbeden ilham aldık. Filmde de bunu yansıtıyoruz zaten. Bunun gibi gizli hazinelerimizden, gelenekten besleniyoruz. Bir karıncanın bile incinmesinden korkma inceliği öteden beri bizde var. 

OTUZ SENELİK ACI
¥ Karınca’da radikal sol örgütlerin çocuk istismarına dair oldukça aktüel göndermeler var. Siz filmi çekerken “Diyarbakır Anneleri”ni Türkiye daha tanımamıştı değil mi?

Bu mesele bizim 30 senedir yüreğimizi yakan bir mesele. Terör örgütü tarafından evlatları elinden alındığı için otuz senedir feryat eden veya edemeyen birçok acılı anne var. Türkiye henüz konuşuyor. Filmin kaldıraçlarından biri annelerin yıllardır devam eden bu feryadıydı. 

¥ Terör örgütlerinin kadın eşitliği meselesini kullanması da filminize yansımış… 
Maalesef “kadın devrimi” ve “kadın özgürlüğü” gibi mefhumları kullanarak aileyi ve ülke birliğini hedef alan bir taarruz var. Bunun yanında artık insan gücünün yerini robotlara bıraktığı bir düzen geliyor. Bu yüzden nüfusu sınırlandırmak için farklı eğilimler bize telkin ediliyor. Bütün bu durumlara karşı filmimizin bir sözü var. 

¥ Şemsi karakteri de etrafımızda rastladığımız enteresan kişiliklere benziyor…
Hikâyede Şemsi bir zamanlar sol örgütlerden birinin Marmara bölge sorumlusu olarak geçiyor. Daha sonra kendisini muhasebeye çekip maneviyata yönelmiş. Bizler de 12 Eylül darbesi öncesinde sıkıntılar yaşadık. Ben hapse girmedim ama 12 Eylül darbesinin cezaevleri Ülkücüler için birer Yusufiye Medresesi oldu. Bu işkence mahpushaneleri solcuların da olgunlaşmasına vesile oldu. Şemsi de bunlardan biri, derdi sadece iyilik… 

¥ Ama o iyilik derdi kendisine sıkıntılar açıyor. Modern insan iyilik yapmaktan korkmakta biraz haklı değil mi?
Ben risklerine rağmen devamlı iyilik yapılması gerektiğini düşünüyorum. Hep iyilerle olmak ve hep iyilik yapma taraftarıyım. Ama modern insan çok fazla şüpheci. Teslimiyetin ve iyiliğin gücünü kavrarsa en sonunda hayırlar getireceğini görecek. Modern insanın iyiliğin gücünü keşfetmesi gerekiyor. 

Festivaller sinemayı ödüllendirmiyor şekillendiriyor
¥ Biraz da size sinemanın gidişatını sormak istiyorum. Film festivallerinin değişimin neresinde?
Dünyadaki film festivalleri belirli yönetmenler ve yapımcılar etrafında dönüyor. Dünyadaki tanınmış festivaller, sinemanın bağımsız ve özgün bir şekilde ilerlemesine mâni oluyor. Öne çıkan filmler aslında diğer yönetmenler için konulmuş bir mihenk taşı. Jüriler, eğilimlerini hatta düşkünlerini dünyadaki bütün sinemacılara bu şekilde telkin ediyor. Film festivalleri ödüllendirmiyor, sinemayı biçimlendiriyor. 

¥ Ama bir dili ön palana çıkarmak istiyoruz diyorlar… 
Bu, belki festival yarışmalarının tabiatında var ama bir dogma gibi dikkate alınır oldu. Problem burada. Bu dogmatikleşme sinemanın fikren tek tipleşmesine sebep oluyor. 

¥ Türkiye’ye baktığınızda ne görüyorsunuz peki?
Önceden Yücel Çakmaklı ile Yılmaz Güney’in filmleri aynı festivalde yarışabiliyordu. Böyle bir hoşgörü ortamı vardı. 1990’lardan itibaren Türkiye’deki festivallere bazı isimler hâkim olmaya başladı. Bunlar farklı fikirleri kapı dışarı etti. Festivaller tahakküm sahasına dönüştü. 

¥ Nasıl biter bu ideolojik tutum?
Festival yapmak kolay bir iş değil. Belediyeler ebette finansör olarak tabii yönetici olacak. Fakat bence festivallerin ön jürileri sektörden ve sinema meslek örgütlerinden şeffaf şekilde seçilmeli.