MURAT ÖZTEKİN

Hasan Çelebi sadece Türkiye’de değil bütün dünyada hat sanatının yaşayan en büyük ismi olarak tanınıyor. Bugüne kadar belki de hiçbir sanatçının yapamadığını yapan Çelebi, Sibirya’dan Güney Afrika’ya, Amerika’dan Uzak Doğu’ya dünyanın her yerinden insana hattı öğretti.  Bu yüzden de kendisine “Şeyhü’l-Hattatin” denildi. Hasan Çelebi, şu günlerde 25 senedir yazdığı Kur’ân-ı kerim projesini tamamlamaya çalışıyor. Biz de kendisiyle bir araya gelerek hayatını ve hat sanatını konuştuk... 
>  “Hattat” sadece güzel yazı yazan insana mı denir?
Bir sürü hat var; telefon hattı, demir yolu hattı… Ama makiniste hattat denmiyor tabii… Hattat güzel yazı yazan kişinin adıdır ama hattat “Ahlak-ı Hamidiye”yi üzerinde toplayan, güzellikler neşreden biridir
> “Ahlak-ı Hamidiye” dediğiniz güzelliğin kaynağı hat sanatı mı?
Her Müslüman’ın sahip olması gereken bir şey bu. Şefkat ve merhamet gibi ne kadar güzellik varsa Müslümanlarda bulunması lazım. Hat hocasının vazifesi güzel yazı öğretirken ahlak kaidelerini de anlatmak. Şimdi kaç tanesi buna uyar, o ayrı...
> Sizin hat sanatına başladığınız yıllarda nasıl bir hoca talebe münasebeti vardı?
Aslında bizim başladığımız zamanda neredeyse hat sanatı yoktu. Bırakın halkı, entelektüel kişilerden bile “Bu modası geçmiş şeyle niçin uğraşıyorsunuz?” diyen çok oldu. Eski hoca talebe münasebeti de koptu.
ÖNCE MISIR KOÇANLARINA YAZDIM
> Böyle bir zamanda bu yükün altına niçin girdiniz?
Aslında içimde olan bir heves beni bu yola sevk etti. Hiçbir zaman hat sanatı üzerinden ikbal beklemedim. Sadece güzel yazı yazmak istedim. Erzurum’un bir köyünde doğmuştum. Köy camiindeki eski yazılar beni hatta heveslendirdi. Şimdi düşünüyorum da hat sanatı sayılmayacak şeylerdi onlar. Mısır koçanlarının içine, mermi çekirdeklerinden çıkardığım kurşunlarla gördüklerimi yazardım. 
> Sanatta nasıl yol aldınız?
Türkiye’de 1950’lere kadar her şey yasaktı. Menderes bir parça “kapıyı” açtı. Ben de hafızlık öğrenmek için İstanbul’a geldim. Burada imam oldum ama mezar taşlarında gördüğüm hat yazıları beni kendimden geçiriyordu. Yazılara daldığım zaman belki bir saat geçiyordu. 
> Hamid Aytaç’la tanışmanız nasıl oldu?
Üsküdar’da imamlık yaptığım yerdeki mezar taşçısının yazılarına yine bir gün dalmıştım. Hâlimi gören taşçı, hattat Hamid Aytaç’la tanıştırdı. Ama Hoca, çok meşgul olduğunu söyleyerek beni talebeliğe kabul etmedi. “Talebem Halim (Özyazıcı) var, git onu bul” dedi. Halim Bey’den yazı öğrenmeye başladım ama birkaç ay sonra araba kazasında vefat etti. Sudan çıkmış bir balık gibi kaldım. 

> Tekrar Hamid Aytaç’ın kapısını çaldınız mı?
Evet, bu defa başka birinin aracılığıyla Hamid Hoca’ya gittim. Cağaloğlu’ndaki yerine vardım, durumu anlattım. Hamid Hoca, uzunca düşündükten sonra beni kabul etti. Aralıklarla gelen kişiler vardı ama Hamid Hoca onları başından savıyordu. Ben her hafta cumartesi günleri yanına gitmeye başladım. Hamid Hoca o yıllarda hayatta kalmak için matbaacılık yapıyordu. Evi barkı yoktu, handa yatıp kalkıyordu. 
> Hep kırgın olduğu söylenir…
Kırgın olsa neye yarar? Hat sanatı artık bitmiştir gözüyle bakıyordu, “Bu işin arkasında artık niye duruyorsunuz” der gibiydi. Bunu hissediyordum. Arada bir yazı yazar, Sultanhamam’a çıkardı. Hoca’nın elinde ruloyu görenler paraya ihtiyacı olduğunu anlardı. 
> Size davranışı nasıldı? 
Bana ilk başlarda ara sıra gelen diğer talebeler gibi davrandı. Bırakacağım günü bekledi. Tam iki sene “Rabbi yesir” yazdırdı. 
> Hiç usanmadınız mı?
Usandım ama içimdeki ateşi söndüremiyordum. Sonunda “Ben izin istiyorum efendim. Anlaşılan bu işi yapamayacağım. Sizin vaktinizi almayayım” dedim. Ondan sona bana meşk yazmaya başladı. Pek konuşmazdı, bu yüzden Hoca’nın sükûtundan bir şeyler öğrenmeye çalıştım. On sekiz sene boyunca Hoca’dan ders aldım. 
> Hatta Hamid’le hiç unutamadığınız bir hatıranız var mı?
Son zamanlarında bir talebemle birlikte yanına gittik. Hamid Hoca’ya bir defter uzattık, tükenmez kalemle son yazısını yazdı: “Allah bes, baki heves.” 
> Hattat Hamid öldükten sonra mı talebe yetiştirmeye başladınız? 
Hayır, daha Hoca vefat etmeden önce talebesini bana emanet etmişti. Sonra Türk talebelerim de çok oldu ama dünyanın her yerinden insan bana geldi. Güney Afrika’dan Sibirya’ya, Japonya’dan Amerika’ya kadar her yerden talebem oldu. İcazet alan kişi sayısı ise yüz civarında.  
HALK, HATTA DOYDU
> Şu an hat çalışan gençlerin hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gençlerin arasında çok iyi yazı yazanlar var. Ancak noksan durumları da mevcut. Mesela birçoğu Osmanlı kültüründen bihaber. Yazdığı Osmanlıca kelimenin ne olduğunu bilemeyenler var. Kur’ân’ın kelimelerini bile yanlış yazıyorlar. Maksatları levhacılık oluğu için ezberden çalışıyorlar. Bu yüzden topal kalıyorlar. Hat sanatçıları son yıllarda sergilerden maddi olarak iyi kazanç elde etti. Bunu görenler de sanata yöneldi, iş levhacılığa döndü. Ancak şimdi halk da yavaş yavaş hat sanatına doymaya başladı. Artık eskisi gibi levha almıyorlar.

ESERLERİMİN SAYISI MEÇHUL
> Şimdi neyle meşgulsünüz?

Artık elim titriyor ama bir Mushaf-ı şerif yazmıştım, onun tashihleriyle uğraşıyorum. Mushaf’ı bir sanat gösterisi yapmak için değil okunması için yazdım. Ara vererek 25 sene gibi uzun bir zaman içerisinde kaleme aldığım için, elim ne kadar gelişti onu anlamak istedim. 
> Hayatınızda “ah keşke” dediğiniz şeyler var mı?
Bu zamana kadar topladıklarımdan şikâyetçi değilim ama noksan bıraktığım taraflardan pişmanım. Mesela başlangıçtan beri yazdığım eserlerin çetelesini tam olarak tutamadım. Yazdığım eserlerin sayısı herhâlde ömrümün günlerine yakındır. Bazı günlere iki eser sığdırdığım oldu.