MURAT ÖZTEKİN

Kenan Mortan ve İbrahim Atalay, 40 seneden fazla bir zaman önce çeşitli vesilelerle Anadolu’yu gezmeye başladı. İki ilim adamı, Türkiye’nin her şehrini ziyaret edip yüzlerce ilçesinde bulundular; gördükleri kültürel mirasları, dinledikleri insan hikâyelerini, tattıkları lezzetleri ve analizlerini devamlı not ettiler. Şimdi o notlar bir araya gelerek “Türkiye’nin Kültür Atlası” adlı kitapta buluştu. İşin içerisine iktisadın da dâhil olduğu eserde, Anadolu’nun farklı zenginlikleri farklı bir bakış açısıyla ortaya koyuldu. Biz de Kenan Mortan’dan İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan eserin hikâyesini ve yolculuklarını dinliyoruz…

l Kitabın temelinde Türkiye’nin çeşitli yerlerine yaptığınız yolculuklar var. Nasıl başladı hikâye?
Kitabı birlikte hazırladığımız İbrahim Atalay hep seyahattedir, Türkiye’nin coğrafyasına hâkimdir. Benim yolculuğum ise doktora yaptığım ve ekonomi muhabiri olduğum yıllara dayanıyor. Bu yüzden çeşitli vesilelerle sahaya çıktım. İlk defa Osmanlı Devleti’nin kurucu beldesi Söğüt’te, 1974’te başlayan yolculuklarımda Türkiye’nin her şehrinin yanında yüzlerce ilçesini gezdim. Bu seyahatlerde tuttuğum notları bir kenara atmıştım. Bu 40 küsur senelik gözlemlerin bir şekilde yazılması gerekiyordu. 

l Ne kadar zamanda meydana geldi eser?
İbrahim Hoca ile daha önce yayınladığımız “Türkiye Bölgesel Coğrafyası” kitabının düzeltmelerini yaparken bir yığın zihnî malzemenin hiç kullanılmadığını fark ettim. İbrahim Hoca’ya bunların ayrı bir kitabın malzemesi olduğu söyleyince “Üstadım otur yap dedi.” Böylece iki küsur senede tamamladık.

DERYA İÇİNDEYİZ HABERİMİZ YOK  
l Kitabınızın hemen başında Fuzuli’nin “O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” beytini hatırlatıyorsunuz…

Gerçekten derya içinde yüzüp nerede olduğumuzu bilmeyen faniler konumundayız. Bu bir kültürel miras eksikliği değil, kurumsallaşamamış bir toplumun özelliği. Malumunuz bizim Anadolu’ya yerleşme gayretimiz bin senedir sürüyor. Ancak yerleşiklik, kültürel mirasın korunması endişesini doğurmaya başlıyor.

l Bir kıpırdama var mı peki?
Kesinlikle var. Anadolu’da şehir müzesi sayısı 15’in üzerine çıkmışsa ve bu ilçe düzeyine kadar inmişse bir şey var demektir. Mesela Mardin’in Midyat ilçesinin şu an bir kent tarihi müzesi var. Bir meşale yanıyor ama birbirimizden çok haberdar olmadığımız için ilgiliyseniz görebiliyorsunuz. 

l Türkiye’nin kültürel mirası denildiğinde hep tehlike altında olan bir şeyler konuşulur. Sizin seyahatlerinizde gördüğünüz en büyük tehlike neydi?
Fiziğe dönük müdahalelerin fazlalaştığı bir dönemi yaşıyoruz. Akdeniz havzasında on tane gölümüzün kurduğunu veya kurutulduğunu gözlemledim. Ama öte yandan ören yeri olarak adlandırdığımız kültürel topografyalar fazlasıyla iyi korunuyor. Kültür Bakanlığı aşağı yukarı 150 ören yerinde gayet ciddi çalışmalar yürütüyor. Son zamanlarda ören yerlerinde bağlantılı olarak açılan ve yenilenen Troya Müzesi, Urfa Müzesi ve Aydın Müzesini öneriyorum. Korumanın ötesinde bir müzecilik yapılıyor buralarda.

SELİMİYE’Yİ DE GÖR KİRLİLİĞİ DE…
l Türkiye’nin kültürel miraslarında biraz daha geniş bir perspektiften bakmaya ihtiyaç var galiba…

Kültür iktisatsız düşünemeyeceğimiz bir şey. Kitabımızda insanları Türkiye’nin kültürüne daha dikkatli bakmaya çağırıyoruz. Çözümlerimiz yok ama tespitlerimiz var. Selimiye’nin muhteşemliğinin yanında Ergene’nin kirliliğini de görmek gerekiyor. Demek ki sanayinin bedelleri var.

l Anadolu’da şahit olduğunuz ve unutamadığınız en mühim bir hikâye neydi?
Zeugma hikâyesidir… Devlet bir ara orada çıkarılan eserleri geçici olarak Ankara ve İstanbul’a götürmek istemişti. Anteplilerin hakkını teslim edelim, müzeyi çok iyi savundular. Taş yerinde ağırdır dediler ve eserleri vermediler. Haklıydılar, belki de geri gelmeyebilirdi. Ben de bu Zeugma’nın öyküsü içerisinde bulundum.

İSHAK PAŞA SARAYI HAPİSHANE PLANINDA
l Türkiye’nin kültürüne dair çok bilinen yanlışlar var. Sizi en çok şaşırtan neydi?

En çarpıcısı İshak Paşa Sarayı idi. Doğu Anadolu’daki bu muhteşem yapı, saray olarak anılıyordu hep... Ancak ben yapının planının sarayı hiç andırmadığını görünce mimar arkadaşlara danıştım, gidip geldikçe rölövesine baktım ve neticede bir hapishane planında yapıldığını anladım. Bunun gibi Türkiye’de kültürel anlamda çok yanlış zihni üretimler var. Urartuların yaptığı su yolları bir şekilde kanalizasyon gideri olarak anlatılıyor. Mesela Mardin Dara yakınlarındaki tarihî su sarnıcı büyük hapishane diye kayıtlara geçiyor. Bu tarz birçok olgunun araştırılıp yazılmasında fayda var. Üniversitelerin kendi bölgelerindeki kültürel miraslara daha yakından bakmaları gerekiyor sanırım.