Murat Öztekin -  Şiirler ve hikâyeler de kaleme alan yönetmen Murat Çeri, bir çocuğun Anadolu’da yaşadıklarına odaklanan ilk filmi “Bir Düş Gördüm” ile geçtiğimiz günlerde 5. İskandinav Uluslararası Film Festivalinde iki ayrı mükâfat aldı. Biz de yönetmen Çeri ile sinema ve edebiyat üzerine konuştuk… 

> Aslında şiirler ve hikâyeler kaleme alan bir isimsiniz. Daha sonra sinemaya yöneliyorsunuz. Edebiyatta bulmadığınız bir şeyler mi oldu?
İnsanın kendisini anlatma ihtiyacı eskiden beri var. 19. asırda yaşasaydım roman yazardım ama bu asırda insanın kendini ifade aracı görüntü. Yarının ne getireceğini bilmiyorum ama şuanda sinema insan ruhuna tesir eden çok kuvvetli bir araç. Az buçuk şairliğim, hikâyeciliğim var ama artık insan gösterebildiği kadar kendini anlatabiliyor.

> Peki, edebiyatla sinemayı mukayese ettiğinizde, derinlik noktasında ne düşünüyorsunuz?
Kitapta kendi tasavvur alanınızı kurarsınız, sinemada ise yönetmenin tasavvur alanında hapsolursunuz. Ama hangi sanat daha derindir diye sorarsanız, şiir diye cevap veririm. Şiir, insanoğlunun güzel söz söyleme sevdasının en damıtılmış hâlidir. Bu şiir, bazen hikâyeye dönüşür, bazen tasvirlerle görüntü olur; sinema ortaya çıkar. Ama işin özünde hep şiir vardır. Bana göre bir filmde şiiriyet ne kadar fazlaysa o filmin zevki daha büyüktür. Bütün şairler yönetmen olmaz ama her yönetmen biraz şairdir.

EN İYİ BİLDİĞİM YERDEN YOLA ÇIKTIM
> Yönetmenlerin ilk filmlerinde kendi hayatlarından yola çıktıkları söylenir. “Bir Düş Gördüm” filminizde sizin için de böyle oldu mu?
Evet, insan en iyi kendi evini tarif eder. Bizimki ilk film olduğu için varlık-yokluk mücadelesi gibi bir şeydi. Onun için en iyi bildiğim noktadan hareket ettim. Filmimin büyük kısmında çocukluğumdan kesitleri, yaşlılardan dinlediğim hatıraları, yakınlarımı anlattım.

>  Filminizdeki görüntü idaresi çok dikkat çekici. Bu da festival komitelerinin dikkatinden kaçmamış. 
Sinema özünde görüntü dünyası. İyi bir görüntüyle duygu aktarabilirseniz film, film oluyor. Bazı filmler, çok güzel görüntüler eşliğinde diyaloglara bile az yer vererek derdini anlatabiliyor.

Filmde anne ve babasından ayrı kalan bir çocuğun dedesinin köyünde yaşadıkları, zaman zaman aykırı bir üslupla işleniyor.

Filmlerimizde kendi insanımız olmalı
> Çocukluğunuzun geçtiği Anadolu, uzun zamandır yerli sinemada özel yer edindi ama çoğunlukla “taşra sıkıntısı” şeklinde bohem bir şekilde tasvir edildi. Siz böyle yapmamışsınız…
Bence buna gerek yok. Zaten biz bohem bir millet değiliz. Derdi olduğunda derdini anlatan, canı sıkıldığında “Yarın ola hayrola, Mevla kerimdir” diyen insanların çocuklarıyız. Ama filmlerimizde Çehov’un insan tiplemeleri, Ortodoks karakterler sokaklarımızda geziyor. Ben bunlardan hazzetmiyorum. Dolayısıyla filmim bu noktada sevilmeyebilir.

> Ama öyle olmadı. İskandinav Film Festivalinden geçen hafta iki mükâfat aldınız. Ne düşünüyorsunuz?
Katıldığımız ilk festivalden ödül almak benim için kıymetliydi. Ama aslında hiçbir şey başardık sayılmaz, festival yolculuğu yeni başladı.

> Pandemiden sonra bağımsız sinemacıların işleri ekonomik olarak daha da zorlaştı. Ancak maddi kaynaklar filmi kaliteli kılan yegâne şey mi?
Bir filmin yüksek bütçeli olması her zaman iyi film olduğu anlamına gelmiyor. Nitekim İskandinav Film Festivaline katılan filmlerin bazıları milyon dolarlık eserlerdi.  Biz onlarla, küçük bütçelerle yarıştık ve iki ödül aldık. Ancak sette çektiğim çileyi bir ben biliyorum.  Yönetmenin en azından film çekerken parayı düşünmeyecek durumda olması lazım.