MURAT ÖZTEKİN

Mustafa Düzgünman, Türk ebru sanatının maziden günümüze taşınmasında  en sağlam köprülerden biriydi. Düzgünman, klasik sanatların bir gölge gibi silindiği yıllarda, birkaç kişinin müdavimi olduğu Üsküdar Ebru Apartmanı’ndaki atölyesinde sessizce sanatını icra etti. Açtığı sergilerle de ebru sanatının yeniden popüler olmasını sağladı. 1990 senesinde vefat eden Düzgünman’ın icazet verdiği son talebelerden biri günümüzün tanınmış ebru sanatçısı Alparslan Babaoğlu’ydu. Hoca’sı ile olan hatıralarını yazıya döken Babaoğlu, “Hocam Mustafa Düzgünman” adlı eseri ortaya çıkardı. Biz de Albaraka Yayınları etiketiyle geçtiğimiz günlerde okuyucuyla buluşan kitap vesilesiyle Bababoğlu’yla online bir sohbet gerçekleştirdik...

* “Hocam Mustafa Düzgünman” isimli kitabınız bir vefa borcu muydu, yoksa arkasında başka hikâyeler de saklı mı?
Geçen sene Hoca’m Mustafa Düzgünman’ın doğumunun 100. yılında bir şeyler yapabilmek için arayışa girmiştik. Ama birden bire salgın olunca her şey durdu. Bu kitap geçen sene yazıldı. Benim, Hoca’ya çok büyük bir vefa borcum var. Ne yaparsam yapayım bu borcu ödeyemem. Bu kitap, bir talebenin ustasına hizmeti olarak mütalaa edilmeli.

“O VEFAT EDERSE EBRU BİTECEK”
* Bu hissimizin arkasında neler var; nasıl tanıştınız Düzgünman’la?

Önceleri ebruyu bir kız ismi zannediyordum. “Üsküdar’da bir ihtiyar var o da vefat ederse ebru sanatı bitecek” dediler. Ben de boyaların suyun üzerindeki raksına meftun olarak değil, bize ait bir şey tarihe karışmasın diyerek ebru sanatını kendi kendime öğrenmeye başladım. Meşhur ebru sanatçısı Mustafa Düzgünman’ın yanına gidemiyordum. Çünkü bana celalli olduğunu söylemişler, seni kovar demişlerdi.

* Sonra ne oldu?
Suyun üzerinde bir şeyler yapmayı başardığım için oldum zannediyordum. O sırada Sultanahmet’teki Cedid Mehmed Efendi Medresesi restore edilmiş, her hücreye bir sanat atölyesi konuluyordu. Bana da ebru için bir oda verdiler. Bir de baktım, odaya Düzgünman’ın ebrularını asmışlar. Görenler ben yaptım zanneder diye “Mümkün mü benim böyle ebru yapmam, bunları kaldırın” dedim. Bu hadiseyi Hoca duymuş, hoşuna gitmiş. Böylece beni çağırdı ve tanıştık.

* Peki, anlatıldığı kadar sert biriyle karşılaştınız mı?
Hayır, kesinlikle öyle biriyle karşılaşmadım. Beni tezgâhın arkasına aldı, dükkândaki ebrulardan hediye etti. Sonra pazar günleri ders almaya başladım. Vefat edene kadar devamlı yanına gittim.

“OLDUM ZANNEDİYORDUM”
* Az önce “Oldum zannediyordum” dediniz. Ebrunun, bir handikabı da insana hemen sanatçı olduğunu düşündürmesi galiba. Düzgünman bunu nasıl kırdı?

Evet, boyaları suyun üzerinde yüzdürüp kâğıda aktardığınız zaman, ebrucu oldum zannediyorsunuz. Ben de öyle zannettim. Ama her hafta yaptığım ebruları Mustafa Hoca’ya götürdüm, tek tek tenkit etti. Bu, uzun zaman devam etti. Sonunda 1989 senesinde götürdüğüm bir tomar ebru için “Bunların altına imza atsam kimse fark etmez” dedi.  Zira ben ebruyu, onu taklit ederek öğrendim.

* Mustafa Düzgünman, özel hayatında modern bir insan olmasına rağmen bazı çevrelerde sanatta “aşırı tutucu” olarak görülüyor. Bu ne kadar doğru?
Tutucu değildi, var olan bir kültürü yaşatma derdindeydi. Eskiden gazetelere verdiği mülakatlarda “Ebru, kendi içerisinde zaten inkişaf ediyor” diyordu. Kendi kendine gelişen bir şeyi, suni değişikliklerle yolundan çıkarmayın, demek istiyordu. Yapılan yeni işlere “çağdaş ebru” denilebileceğini söylüyordu.

"KİMSESİZ SANATI" SESSİZCE DEVAM ETTİRDİ
* Peki, Mustafa Düzgünman’ı bir sanatçı olarak özel kılan şeyler nelerdi?
Bir kere ebruyu hiçbirimizin sevemeyeceği kadar büyük bir aşkla yapan biriydi. Bu sanatı icra ettiği yıllarda kimse ebru nedir bilmiyor, kendisini takdir etmiyordu. Hiçbir müşterisi olmayan bir sanatı senelerce devam ettirdi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kâğıt kıtlığının olduğu günlerde bile gazete kâğıtlarına, röntgen filmi zarflarına ebru almış, ebru için şiirler yazmış. 

* Bunun arkasına ne vardı peki?
Ebru sanatını tasavvufla irtibatlandırıyordu. Elinden çıkan eserleri  Hazreti Hüda’nın yardımı olmadan yapamayacağını söylüyordu. Kendisi 26 sene Aziz Mahmud Hüdayi Türbesi’nin türbedarlığını yaptı. Aldığını maaşı da olduğunu gibi oraya harcadı.

* Ebruculuk böyle bir tarafınızın da olmasını gerektiriyordu galiba...
Dinî duyguları olmayan insanlar da ebru yapabilir ama Düzgünman’la aynı zevki alamazlar diye düşünüyorum.  

KAYBOLAN TARİHİ FOTOĞRAFLADI
Alparslan Babaoğlu, “Mustafa Düzgünman’ın ebru ve şiirden başka bir de enteresan bir fotoğraf merakı var. Bu da yine kültüre sahip çıkma gayretinin neticesi mi?”soruma şu cevabı veriyor: Aynen öyle. Bir şeyler kaybolmasın, gelecek nesle kalsın diye İstanbul ve Bursa’da türbe ve camilerde ne kadar kıymetli yazı varsa fotoğraflamış. O devrin şartlarında 15 dakika pozlanma müddeti bekleyerek binlerce eserin karesini çekmiş. O eserlerin bazıları şimdi yerinde yok. Bu fotoğraflar bir katalog hâlinde basılsa ne güzel olur.