MURAT ÖZTEKİN

Luigi Ballarin, tıpkı bir zamanların oryantalist ressamları gibi yüzünü Batı’dan Doğu’ya dönen İtalyan bir sanatçı... Eserlerinde kullandığı İslami ögelerle tanınıyor ve bazı eleştirmenler onun yolculuğunu, 6 asır evvel sanat için İstanbul’a gelen Gentile Bellini’ye benzetiyor... Çalışmalarına Roma ve Venedik’in yanı sıra, İstanbul’da kurduğu atölyesinde devam eden ve Türkiye’de sergiler açan Ballarin, sorularımıza cevap verdi...

∂ Sanata akademiyle değil, sonradan başlayan birisiniz. Bu nasıl oldu?
Yirmi beş sene önce durup, ruhumdan gelen bir şeyi yapmaya karar verdim. Evet, akademi geçmişim yok. Otodidakt biriyim ve bundan dolayı mutluyum. Zira ifade gücümü engelleyecek herhangi bir tekniğe özel bir bağ kurmadım. Kesinlikle İslam dünyasını hemen resmetmeye başlamadım, yavaş yavaş ama net bir şekilde yolumu buldum...

ÜÇ ŞEHİRDE DURMADAN ÜRETİYORUM
∂ Sanatınızı Roma, Venedik ve İstanbul’da icra ediyorsunuz. Niçin böyle bir üretim yolunu tercih ediyorsunuz?

Eğer her yerde stüdyom olmasaydı, sanatım hareketsiz kalacaktı. Yaşadığım her yerde bir stüdyoya sahip olduğum için durmadan üretebiliyorum. Bu 3 şehrin Adriyatik Denizi, Akdeniz ve Boğaziçi arasında bir üçgen meydana getirdiklerini söylüyorum. Buna “Akdeniz Üçgeni” diyebiliriz. Bu sebeple farklı periyotlarla İtalya ve Türkiye arasında devamlı seyahat ediyorum.

∂ Bu noktada İstanbul’un sizin ruh dünyanızdaki yeri tam olarak ne?
İstanbul her zaman benim kalbimde. Buraya 2013 yılında bir sergi için geldim ve sanat danışmanı Beste Gürsu’yla tanışmam Türkiye’de sanat hayatımın başlamasına yol açtı. İstanbul; kokuları, gün batımları, camileri ve elbette insanlarıyla bana her zaman ilham veriyor. Doğu ile Batı arasında salınan bu şehir, her köşesiyle İslam’a duyduğum hayranlığımı artırmamı sağlıyor. Topkapı Sarayı başta olmak üzere camilerde veya çeşitli Osmanlı saraylarında gördüğüm desenlerden kesinlikle tesir altında kalıyorum. Bin yıllık tarih, geometrik desenler ve çiçek desenleri ile uyumlu renkler ve çizgiler beni Osmanlı geleneğine çekiyor. Minyatür sanatlarını çok etkileyici buluyorum ve dil bilgim az olsa da hat sanatından ilham alıyorum.

BELLINI DE İSTANBUL’A GELMİŞTİ
∂ Bunu Rönesans’ın doğduğu topraklarda hayata gözlerini açan biri olarak yapıyorsunuz ama...

En usta sanatçılar İtalya’da doğdu ve inanılmaz şaheserler yaptılar. Ancak Bellini gibi birçoğu sanat üretmek için Osmanlı padişahlarından ilham aldı ve onlar tarafından himaye edildiler. O zamanlar sarayda İtalyan sanatı talep edilmişti. Bense şimdi İslami sanatı Orta Doğu ülkelerinin dışına taşıyorum.

∂ Çalışmalarınız Körfez ülkelerinde de rağbet görüyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Benim sergilerimde Batılı insanlar ağırlıklı olarak renklerin temsiline, seyahat hatıralarına odaklanırken, Orta Doğu halkı sanatımın anlamını tam olarak kavrıyor. Şevkle ve büyük bir alakayla hayranlık duyuyor ve bir Katolik olarak İslam’ı dünyasını tasvir ettiğim gerçeğini fark etmiyorlar bile. Özellikle bu beni mutlu ediyor. Ocak 2020’de Katar’da bir sergi açtım ve kesinlikle bu dine duyduğum saygıyı anladıklarını gördüm.

İSLAM'A KARŞI ÖFKE ÜZÜNTÜ VERİCİ
∂ Peki, son aylarda İslamofobinin Avrupa’da yeniden tırmanışa geçmesi size ne düşündürüyor?
Politik bir sanatçı değilim ama İslam’a karşı bu öfke beni mutlu etmiyor. Doğu ile Batı arasında köprüler kurmaya çalışıyorum. Neyse ki sergilerimde İslamofobik yorumlar hiç olmadı ve bu da sanatımda doğru yoldan gittiğimi ispatlıyor. İslam’da terörizmin olmadığını, konuştuğum Müslümanların, Yaratıcının adını kullanarak yapılan bu eylemleri kınadıklarını teyit etmek isterim..