MURAT ÖZTEKİN

Boğaziçi’nin renkli kültürünü eserleriyle bugüne taşıyan yazar Abdülhak Şinasi Hisar, bundan tam 58 yıl önce hayata gözlerini kapadı... 1963’te vefat eden yazar, hem kaleme aldıkları, hem sıra dışı hayatıyla edebiyatımızda kendine has bir yer edinerek, geride renkli bir portre bıraktı.
1888’de Boğaz’ın güzellikleri içerisinde hayata gözlerini açan Abdülhak Şinasi’nin çocukluğu Rumelihisarı, Büyükada ve Çamlıca’daki köşklerde, eski âdetleri yaşayarak geçti. Babası Osmanlıda birçok dergiyi çıkaran Mahmud Celâleddin, Türkçe öğretmeni ise Tevfik Fikret’ti. Galatasaray Lisesinde okurken de Recaizade Mahmud Ekrem gibi isimler hocasıydı. Bu yüzden eline kalemi alması kolay oldu ama kitap için önünde uzunca bir zaman vardı. Abdülhak Şinasi’nin içinde bulunduğu “edebi muhit” kendisini siyasi maceralara soktu. 1905’te ailesinden habersiz Paris’e kaçıp Jön Türklere katıldı. Ama onlar gibi radikal biri olmadığını anlaması uzun sürmedi. Bu yüzden Quartier Latin’de Fransız sanatçıların arasında bulundu. Meşrutiyetten sonra memlekete farklı bir kültürle döndü, çeşitli devlet müesseselerinde çalıştı.
Abdülhak Şinasi, önceleri diğer Batıcılar gibi geleneksel hayatı beğenmemesine rağmen giderek aradığı şeyin kendi kültüründe, mazide olduğunu anladı. Abdullah Uçman’ın tabiriyle “kayıp cennetini” çocukluğunda aramaya başladı. Bu, eski günlere hasret olduğu gibi belki de sessiz bir muhalefetti de... Nihayetinde arkadaşı olan Yahya Kemal gibi isimler de peşinden geldi.

BİR AÇILDI PİR AÇILDI
Ancak Abdülhak Şinasi, mükemmeliyetçiliğinden ötürü ilk romanını 50 yaşından sonra yazabildi. Fakat 1941’te neşredilen “Fahim Bey ve Biz”, şaheser sayıldı, mükâfatlar aldı. Yazar âdeta bir açılmış pir açılmıştı; artık durmadan yeni eserler meydana getiriyordu. Muzdarip olduğu temizlik takıntısından ötürü evine kapanıyor, durmadan yazıyordu. “Boğaziçi Mehtapları” gibi eserlerinde ucundan kıyısından yakaladığı Boğaziçi’nin kaybolan âdetlerini, mehtap sefalarını, köşk hayatını, saltanat devrini anlattı.

MAZİ BAĞIMLISI “GERİCİ” YAZAR!
Ancak onun maziye ve Osmanlı kültürüne olan düşkünlüğü, herkesi memnun etmeyecekti. Bu yüzden eserleri gözden düşürüldü. Edebiyatçı Selim İleri, kendisini bu sebeple “talihsiz bir yazar” olarak tanımlayarak, Cevdet Kudret, Vedat Günyol gibi eleştirmenlerin Abdülhak Şinasi’nin maziye bağlılığını “gericilikle” bir saydıklarını anlattı. Tabii, bütün bunlar bir dönem Hisar’ın eserlerinin az basılmasına ve genç nesiller tarafından az tanınmasına yol açtı.
Hiç evlenmeyen Abdülhak Şinasi Hisar, yaşadığı talihsiz ömrün ardından rivayete göre “Ben biraz daha uyuyayım” dedikten sonra nihayetsiz uykusuna daldı...

"ÇAYINA KOYULACAK SUYU DA YIKAYINIZ"
Abdülhak Şinasi Hisar’ın kendine has edebiyat tarzı olduğu gibi şahsiyeti sıra dışıydı. Çocukluğunda yaşadığı bir hastalık yüzünden temizlik takıntıları olan yazar, hiç meyve yiyemiyor, çok az kimseyle tokalaşabiliyordu. Hisar, mikrop korkusuyla devamlı taksiye binmek, lüks lokantalarda yemek yemek zorunda hissettiği için babasından kalan serveti tüketti. Yazarın bu hâli çeşitli rivayetlere de konu oldu. Taha Toros’un yazdığına göre; Abdülhak Şinasi, Süleyman Nazif’le, Beyoğlu’nda buluşurlarmış. Bir defasında ikram sırası Süleyman Nazif Bey'deyken garsonu çağırmış ve şöyle seslenmiş: İkimize de çay getiriniz. Çay bardaklarını güzelce, iki defa yıkayınız. Beyefendi’nin çayına konulacak suyu da ayrıca yıkayınız! Ama zarif bir karakteri olan Abdülhak Şinasi, herkese “siz” diye hitap ederdi. Rivayete göre bu yüzden yine Süleyman Nazif “Yahu fırsat buldukça Paris'e gider uzun uzun kalırsın. Acaba Sen (Seine) Nehri’ne de ‘Siz Nehri’ mi diyorsun dostum?” diyerek kendisine takılmıştı.