MURAT ÖZTEKİN

Eserleri Rahmi Koç, Murat Ülker gibi tanınmış iş adamlarının koleksiyonlarını süslüyor ama o ne tam olarak bir heykeltıraş, ne bir ressam ne de ahşap sanatçısı... Belki de bunların hepsi! Ogan Akıncı, namı-ı diğer Oganaki yıllardır icra ettiği minyatür diorama sanatını “bütün sanatların toplamı” olarak görüyor. Bakkal, berber dükkânı, cami gibi mekânları üç boyutlu minyatürler olarak ince detaylarla dolu sanat eserleri hâline getiriyor. En çok da 1970’lerin dünyası çalışmalarına yansıyor. Biz de artık Türkiye’deki sanat galerileri ve çağdaş sanat fuarlarında daha çok görmeye başladığımız diorama sanatını Oganaki’yle konuşuyoruz...

l Diorama Türkiye’de yeni popüler olmaya başlayan bir sanat.  Siz aslında havacısınız. Diorama sanatında ne buldunuz ?
Klasik olacak ama yedi yaşımdan beri yağlı boya resimler ve maketler yapıyordum. Resim sanatının yanında uçuş harekât uzmanı olarak havacılık kariyerime devam ettim. Resimden sıkılmışken 8 yıl önce dioramayı keşfettim. Sonra dünyadaki örneklerini, ünlü yabancı sanatçıların çalışmalarını inceledim. Çok boyutlu olma durumu ve farklı malzemeleri kullanarak keyifle bir şeyler yapabilmek beni bu sanata çekti. Bir de her şeyin küçüğü seviliyor tabii... Öte yandan diorama size sabırlı olmayı da öğretiyor.

70’LER BENİM İÇİN ÖZEL
l Yaptığınız sanatı nasıl tanımlıyorsunuz?

Diorama minyatür ortamlar üretme işi. Ortam heykeltıraşlığı gibi bir şey... Yaptığımız eser bir berber dükkânı da olabiliyor, bir eczane de... Ama her şey diorama sanatına uygun değil. Mesela bir emlakçı dükkânını çalışmak istemem. Bu sanatı sevimli kılacak şeyler lazım. Genelde benim eserlerim 1960’lar ve 1970’leri tasvir ediyor. Bu yıllar benim için çok özel.

MAZİ SANATI
l Dioramayı maziyle özdeşleştiren çok şey var. Bu sanata “mazi sanatı” demek doğru mu?
Evet, dioramaya geçmişe dönük şeyler çok yakışıyor. Zaten modern bir şey yapmak ve görmek benim hoşuma gitmiyor. İnsanlarda geçmişe bir özlem de var tabii... Diorama eserler sayesinde insanlar çocukluklarına gidiyor veya tarihte bir yolculuğa çıkıyorlar.

l Bir eserinizi meydana getirirken nasıl bir yol izliyorsunuz; geçmişe dönük işlerde hafızanızın katkısı ne?
Sürekli araştırma hâlindeyim. Mesela eski bakkal dükkânı çalışması hazırlarken 1970’lerin fotoğraflarını inceliyorum. Ama Türkiye’de fotoğraf hafızamız olmadığı için bu tarz çalışmaları yapmak zor. Bu yüzden kendi çocukluğuma gidiyorum. Neyse ki aklımda kalan çok şey var; belgelerle hatıralarımı birleştiriyorum. Kullandığım malzemeler için bitpazarlarını, antikacıları ve tesisatçıları gezmem gerekiyor. Buralarda değişik malzemeler çıkıyor. Onun dışında devamlı yere bakarak geziyorum. Çünkü bazen çok lazım olan bir şeyi yapmanız için gerekli olan malzemeyi sokakta buluyorsunuz.

BÜTÜN SANATLAR BİR ARADA
Diorama sanatı, maket işleriyle karıştırılabiliyor. Yaptığınız işi “sanat”, meydana getirdiklerinizi “sanat eseri” kılan şey ne?

İnce detaylar ve yaşanmışlık hissi, boyama teknikleri ve küçük detaylar bu farkı meydana getiriyor. Zaten dioramaya bütün sanatların toplamı diyorum. Bazen heykeltıraş oluyorsunuz; bir sandalye yaparken marangozluk kabiliyeti gerekiyor, bir seramikçi gibi lavabo yapmanız lazım gelebiliyor. En önemlisi de ressam olmanız gerekiyor ki doğru boyamayı yapabilesiniz.

Bu aynı zamanda çok fazla malzeme demek...
Tabii. Bir kere sık ahşap kullanıyoruz, bunun yanında porselen hamuru, strafor gibi malzemeler öne çıkıyor. Sonra eserlerde hiç tahmin etmeyeceğiniz nesneleri kâğıtla yapıyoruz. Alüminyum ve pirinçle de çalışıyoruz. Duvarları alçı ve tutkalla yapıyoruz. Ama bu malzemelerle yeni keşfettiğimiz şeyler de oluyor. Çünkü daha önce yapılmamış nesnelerin, hangi malzeme ile yapıldığını bulmanız gerekiyor.