MURAT ÖZTEKİN

Ediz Hun Türk sinemasının yaşayan efsanelerinden… İlerleyen yaşına rağmen, elli sekiz yıllık sinema kariyerine yeni sinema filmleri ve diziler eklemeye devam ediyor; üniversitede dersler veriyor, kitaplar kaleme alıyor... Çalışma azmiyle dolu aktör, şehir dışındaki dizi çekimlerine bile kendi kullandığı otomobille gidiyor. Biz de kendisini bayram muhabbeti için yakalıyoruz. Eski bir İstanbullu olan Ediz Hun’dan mazideki hayatı, bayramları ve Yeşilçam hatıralarını dinliyoruz...

Röportaj randevusu için aradığımda çekimler için hep yollardaydınız. Maşallah seksen bir yaşında bu zinde olma hâlini neye borçlusunuz?
Allah’ın bir lütfu, şükürler olsun. Daha mazbut yaşıyorum, sinema çalışmalarım devam ediyor ama akşamları evdeyim. Gıdama dikkat ederim. Mesela sabah kahvaltısı benim için olmazsa olmazdır. Öte yandan hiperaktif değilim ama fazla hareketliyim. Kendime devamlı bir iş bulurum. Tabii bir mukadderat var, onu üstlenmişiz gidiyoruz…   

 
BİNİ AŞKIN KAKTÜS FAMİLYASINI EZBERE BİLİRİM
Duyduğunuz bir şeyi de kolay kolay unutmazmışsınız. İşin zihnî tarafı da var…

Benim üç bini aşkın bitkiden meydana gelen bir kaktüs koleksiyonum mevcut. İçinde bini aşkın cins, familya var. Bunların hepsinin Latince isimlerini bilirim. Tabii sinemada zihinsel bir antrenman içindeydik. Biliyorsunuz eskiden filmler sessiz çekilir, sonra seslendirilirdi. Bu sahneleri çalışır ezberlerdik. Natürel bir şekilde seyirciye sunardık ama önemli bir çaba harcardık. Beyni atıl bir vaziyette bırakmamak, çalıştırmak lazım Murat Beyciğim!

Peki, küçükken de zeki bir çocuk olarak parmakla gösterilir miydiniz?
Ne kadar zeki olduğumu ben değerlendiremem. Ama dikkatliyimdir, çalışkanımdır. Norveç’te üniversiteyi ikinci olarak bitirdim. 1963’te 22 yaşımda sinemaya adım attım. O günden bugüne onlarca film çektim, TV dizilerinde rol aldım. Hep daha iyi yapmak, seyirciye en iyi şekilde rolümü sunmak gayreti içinde oldum. Kameranın karşısında olan bizler, daima bir imtihandayız. Seyirci bir jüri heyetidir ve bizi durmadan değerlendirir. Seyircinin gözleri çok keskindir, en ufak bir detayı dahi kaçırmaz. Dolayısıyla biz de devamlı öğrenciyiz. 

DİNİMİZDE BAYRAMLAR ÇOK ÖNEMLİ
Madem geçmişe yol bulduk; mazinin bayramlarını sormak isterim. Siz eski günleri mumla arayanlardan mısınız, yoksa konuşulanları fazla nostaljik mi buluyorsunuz?

Bayramlar sembolik olan çok önemli günlerdir. Bunlar dostlukların perçinlenmesi, insanların kucaklaşması için güzel ve özel günler. Bunları iyi değerlendirmek lazım. Bizim İslam dinimizde de, bayramlar çok önemlidir. Bütün dünyada böyledir.

Bir seneden fazla bir zamandır bayramları hiç olmadığı şekilde idrak ediyoruz. Sizin hayatınız da online oldu mu?
Online yaşanıyor ama ben yaşım dolayısıyla aşılarımı oldum. Tabii bu tamamen mikroptan arındığım manasına gelmiyor ama İçişleri Bakanlığının müsaadesiyle set çalışmalarıma devam ediyorum. Fakat virüs konusunda dikkatli olmak lazım. Kısıtlamalara dikkat etmeli. Bayramlar da bunlara dâhil. Türk milleti duygusaldır; sevgisini sarılarak öperek gösterir ama bugünlerde biraz daha dikkatli olmamız gerekiyor.

TEK ÇOCUKTUM AMA EGOİST DEĞİLDİM
Siz de bayramlık kıyafetini yatağının ucuna koyup, bayram sabahını zor eden çocuklardan mıydınız?

Değildim. Cihangir Defterdar Yokuşu’ndaki Ada Palas Apartmanı’nda büyüdüm. Annem felsefe öğretmeni, babam makine mühendisiydi. Tek çocuktum. Tek çocuklar egoist olur derler ama ben öyle değildim. Kendimi övmek için söylemiyorum; ben beş altı yaşındayken sokakta adamın birinin sara nöbeti tuttu. Herkes yanına yaklaşmaya çekiniyordu. Ben hemen koşup bir yastık bulup adamın başının altına koydum. Çocukluğum herkese iyi muamele etmekle geçti. Güzellikler içinde, sevgiyle büyüdüm.

Cihangirde o yıllarda nasıl bir muhitti. Semt, şimdi olduğu gibi sanatçıların gözde yerlerinden biri miydi?
O zaman Cihangir’de ekalliyetten insanlar, Rumlar, Ermeniler ve Museviler de yaşardı. Onlar da bizim bayramlarımızı kutlarlardı. Sonra yaşadığım Büyükada’da hep böyle oldu. Mesela futbolcu Lefter’le yakındık. Babamın ve annemin camiden kalkan cenazesine gelmiş, dua etmişti.

ARALIK AYINDA DENİZE ATLA DESELER ATLARIM
Ediz Hun işine olan aşkını şöyle dile getiriyor: Hayatta muvaffak olmak için size verilen görevi en iyi yapmaya çalışacaksınız. Kaide budur. Bana bu yaşımda aralık ayında elleri kelepçeli denize atlayacaksın deseler, atlarım. Şimdi bile üniversitede ders verdiğim talebelere ‘Bakın ben şimdi öğrenci olarak aranıza girsem, belki birinci değil ama ikinci veya üçüncü kesin olurum’ diyorum.

TÜRKÇEYİ KISALTTIK KESTİRMEDEN GİDİYORUZ!
Halit Kıvanç’ın TRT’deki eski bir programında 1982 konuşmanız geçenlerde sosyal medyada popüler oldu. Kullandığınız eski kelimeler ve hoş üslubunuz çok beğenildi. Millet olarak lisan da büyük bir kaybımız değil mi?
Büyük bir kayıp tabii. Mesela zihin diye bir kelime var. Şimdi zihin yerine kafa diyorlar. Fakat kafa, kaba bir kelimedir. Türkçeyi unutmadık belki ama kısalttık; kestirmeden gitmeye çalışıyoruz. Hâlbuki biraz daha net, karşımızdakini mutlu edecek güzel ifadeler kullanabiliriz. Yabancılar müzikalitesi zayıf diye yadırgıyorlar ama Türkçe güzel bir lisan. Bunu iyi kullanmamız lazım. Hele televizyonda argo konuşmamak gerek. Siyasiler birbirlerini suçluyorlar ama onlar da nezaket çerçevesinde bunu yapmalılar. Nezaket her zaman kazandırır.

BUZ GİBİ SUYA DEFALARCA ATLADIM
Az önce setlerde gördüğünüz saygıdan söz ettiniz ama bugünkü sinema temposu Yeşilçam günlerine kıyasla biraz daha yorucu değil mi?
Bugünkü çekimlerde tek tenkit edeceğim şey ışık konusu. Eskiden bugüne kıyasla daha derli toplu çekim yapılırdı. Tabii, eskiye göre çekimler biraz daha yoğun ama yüksek bir teknoloji kullanılıyor. Mesela eskiden bir defasında ben sabıkalı şahıs rolündeyim, kaçarken Yalova ile Kartal arasında rüzgârlı bir günde arabalı vapurdan denize atlıyorum. Dublörüm yok. Tabii hemen kayıkla sudan çıkarıp kurutuyorlar. Sonra olmadı baştan… 

Aksilikler yaşamadınız mı hiç?
Bir defasında attan düştüm. Bir at getirdiler, buna bineceksin dediler. At bana bakıyor ben de ona ama bir kontak kuramadık. Okşayıp bindim ama ileride yere şaryo döşemişler. At benimle birlikte giderken, çukuru görünce bir anda sola döndü. Tabii, ben yere düştüm. O düşüşle disk kayması ve kas yırtılması oldu. Şimdi ara ara belim tutuluyor. Kavga sahneleri de seyredenler için heyecanlı olabilir ama bizim için öyle değildi. Hep boşluğa yumruk attığım için şimdi sağ kolumun dirseğinde sıkıntı var. Dolayısıyla film çekmek kolay bir şey değil. Sabredenlerin yapabileceği bir iş. Ben insanlar “Acaba Ediz Bey bu rolü neden kabul etti. Para için mi?” dememeleri için seçici davranıyorum.

SENEDE 10 FİLM ÇEKTİĞİMİZ OLURDU
Peki, siz de o yıllarda bir film çekiyoruz deyip, oyuncuyu kandırarak iki film çeken yapımcılarla karşılaştınız mı?

Öyle bir şeyle karşılaşmadım. Bir film çektikten sonra bir hafta on gün ara verilir, başka bir teklif varsa değerlendirilirdi. Bazen nadir de olsa senede 10 film çektiğimiz olurdu. Sonra, 1970’lerin ikinci yarısında sinemayı yozlaştırdılar. Açık saçık bazı şeyler üzerinde fazla yoğunlaştılar. Ben de o yıllarda eşimi ve çocuklarımı alıp Norveç’e tekrar üniversite okumaya gittim. 

SİNEMANIN YAŞI YOK
Çalışma şevkinizden mi bilmiyorum. Türk sineması sanki sizden ve sizin gibi tecrübeli oyunculardan daha fazla istifade etmeye başladı…

Ben iyi bir rol olursa çalışıyorum, her zaman çalışmıyorum. Türk sinemasında yaşlı isimler de rol alıyor artık. Hayat tecrübesi, yaşanmışlık belirli bir birikim meydana getiriyor. Bu birikim de oyuncuların yüzlerine vurabilir. Al Pacino benim yaşımda, Robert De Niro benden birkaç yaş küçük. Dolayısıyla sinemanın yaşı yok.

İSTANBUL BEYEFENDİLİĞİ YAPMACIK BİR HÂL DEĞİLDİ
Eski İstanbul’da insanların ne gibi âdetleri vardı?

Şimdi unutuldu ama eskiden aileler arasında akşam yemekleri olurdu. Babamın tanıdıkları, gazeteciler, profesörler bize gelir biz de onlara giderdik. Annem kırlangıç balığı alır haşlardı. Babam Çerkez olduğu için Çerkez tavuğu yapardı. Parmaklarımızı yerdik. Televizyon yok, sadece pikaplar vardı. Radyoda Eşref Şefik çıkar “Bir dakika durun evlatlarım, gideyim sütümü içeyim” derdi. Buzdolabı bile 1950’lerin ikinci yarısından sonra çoğaldı. Ondan evvel tel dolap vardı. Anadolu’da belki farklıdır ama İstanbul’da sadece kaşar peynir ve beyaz peynir olmak üzere ikinci cins peynir bulunurdu. İki de ekmek vardı: Normal yuvarlak ekmek ve francalı ekmek… Bizim ev apartmandı ama bahçeli evlerde kuyular olur, karpuzlar oraya indirildikten sonra yenirdi. Şimdi çok farklı bir dünyada yaşıyoruz.          

Peki ya insani münasebetler... İstanbul beyefendiliği yapmacık bir şey miydi?
Ben yapmacık olduğuna katılmıyorum. Sinemadaki hâli de beğenmeyenler var. Eskiden insanlar birbirlerine karşı daha sevecen ve saygılı idiler. Bugün para kazanmak önem kazandığı için insanlar artık büyük bir mücadelenin içinde. Sağ olsun Ekrem Bey (İmamoğlu) “İstanbul 16 milyon” diyor ama olur mu efendim! İstanbul bugün bütün hinterlandı ve etrafıyla megalopolistir. 24,5 milyon insan bu bölgede yaşıyor.

“HÜRMETLER EFENİM” GİTTİ
Bu karmaşada eski kültürü korumak mümkün değildi diyorsunuz…

Tabii koruyamadık. “Hürmetler, efenim. Nasılsınız?”, “Sağ olun efenim, sizler nasılsınız?” gibi şeyler kalmadı. Ama yine de Türk insanı hâlâ misafirperver ve yaşlıya karşı saygılı. Şimdi rol aldığım “Savaşçı” dizisinin setinde gençlerin hepsi bana hürmet ediyor. Bu beni mutlu kılıyor.