MURAT ÖZTEKİN

Murat Germen Türkiye’nin tanınmış mimarlık ve şehir fotoğrafçılarından biri... Profesyonel işlerinin dışında sanattan koparmayan Germen, sık sık yeni sergilerle karşımıza çıkıyor. Özellikle sıra dışı şehir tasvirleriyle dikkat çekiyor. Kendisi yarından itibaren Yapı Kredi bomontiada’da “Masal” adlı sergisini sanatseverlere sunacak. Biz de Germen’le online ortamda buluşarak fotoğraf macerasını ve “Masal”ı dinledik...

¥ Fotoğraflarınızı görenlerin şaşırmayacağı üzere, kariyerinizin başlangıcında mimarlık var. Bu disiplinler arası fotoğraf yolculuğunuz nasıl ilerledi?
İlk başlarda birçok insanda olduğu gibi bir hobiydi. Tabii; fotoğraf, mimarlıkla da bağdaşıyordu. Her iki alanın da teknolojik gelişmelerle yakın ilişkileri var. Dolayısıyla o gelişmeleri izleyip yeni bir içerik ortaya çıkarma fırsatı söz konusu. Öte yandan, fotoğraf mimarlık olmadan yapabilir ama mimarlık fotoğrafsız yapamaz.

¥ Anneniz ressam, akrabalarınız arasında Nazım Hikmet ve Oktay Rıfat gibi edebiyatçılar var... Bu geçmiş ve ortam, sanatınıza nasıl yön verdi?
Anneannem Nazım Hikmet’in kız kardeşi, Oktay Rıfat ise yakın akrabamız. Zaten annem ressamlığı Nazım’ın annesi ressam Celile Hanım’dan öğreniyor. Ben belki de bu geçmişe istinaden, bir yandan fotoğrafın teknik yönüne ilgi duyarken diğer yandan sanat eserleri üretip sergiler açıyorum. Sadece profesyonel fotoğrafçı ya da sadece sanatçı olmayı hiç amaçlamadım.

¥ Bu noktada fotoğraf sanatına nereden bakıyorsunuz?
Fotoğraf hem sizi bazı sanatlara göre daha bağımsız kılıyor hem de belgesel bir gücü var. Şehirlere dair çektiğim fotoğraflar ise dönemin şartlarıyla belli bir mana kazanıyor. Ben bu dünyadan göçüp otuz kırk sene geçince çektiğim şeyler, başka bir bağlamda bambaşka bir anlama gelebilir.

¥ Peki, icra ettiğiniz şehir fotoğrafçılılığında kendinizi yalnız hissediyor musunuz?
Türkiye’de ne yazık ki kent fotoğrafçısı az. Eskiden de böyleydi. Mesela “1950’lerde İstanbul nasıl bir yerdi?” sorusuna cevap verecek yeteri kadar fotoğraf bulunamadığı zaman, o yıllarda çekilen Türk filmlerinden faydalanmaya çalışanlar olabiliyor. Ben de etraflı bir arşiv üretmek niyetiyle önüme gelen neredeyse her şeyi çekiyorum. Yaşadığım yer olduğu için İstanbul odaklıyım elbette ama Türkiye’nin diğer kentlerinde de sıklıkla fotoğraf çekiyorum. Tam sayısını hesaplamadım ama milyonlarca kareden bahsedebiliriz rahatlıkla.

¥  “Muta-morfoz” gibi bazı fotoğraf serilerinizin post-apokaliptik (felaket sonrası)  veya distopik bir havası var. Bu fotoğrafların duygusal kaynağı nedir?
Onlar aslında mevcut durumu belgeleyen fotoğraflar. Distopik olmak için üretilmiş değiller. “Muta-morfoz” adlı fotoğraf serimde ekleme çıkarma yok. Yalnızca yoğunlaştırılmış belge fotoğrafları. Bunlara distopik denilecekse asıl distopik olan kentlerimizin hâli… Eskiden İstanbul’un en tipik silüeti Salacak’tan gördüğümüz “Tarihî Yarımada” idi. Kafamızdaki İstanbul imgesi; tepeler ve onları domine eden cami kubbeleri, minareler ve bazı büyük ölçekli kamusal yapılardan oluşurdu. Şimdiki İstanbul tasvirleri ise gökdelenlerden oluşuyor. Ancak bu İstanbul değil ki! Gökdelenler İstanbul’a has değiller ve bu kadim şehre hiç yakışmıyorlar.  

MASAL ANLATMA!
Şimdi de bir “Masal” anlatıyorsunuz. Yeni serginizin arka planında nasıl bir hikâye var?

Ben bu sergide neyin anlatıldığından ziyade içeriğin nasıl anlatıldığına odaklanmaya çalıştım. İyi kahramanın sonunda mutlaka kazandığı masaldan değil de, “Bize masal anlatma!” derken kullandığımız masaldan bahsediyorum. Bize çoğu zaman masallar anlatıldığını, gerçek bilgiye ulaşamadığımızı düşünüyorum.

Peki,  modern insan gerçekten bilgi sahibi mi? Bu kadar yoğun enformasyon bombardımanı, hakiki bilgiye ulaşılmasın diye dizayn edilmiş olabilir mi?
Kesinlikle size katılıyorum. Benim dikkat çektiğim şey zaten çok küresel bir hâl. Dünyayı yöneten sistemin çok sevdiği bir şey bu... Sizi fazla sayıda boş, sığ bilgiye boğarak hakiki bilgiye ulaşmanızı engelliyorlar. Dünyaya hâkim olanların, dünyanın büyük haber ağlarına da hâkim olduğunu biliyoruz.