Gazetemiz 50 yaşında... 
Bu yazı sadece gazetemizin değil matbuat âleminin de 50 yılına ışık tutuyor. 
1970’ler… Anarşinin kol gezdiği yıllar… 
İşçiler grevde, fakülteler işgalde, memurlar boykotta… 
Uçaklar kaçırılıyor, mahkûmlar ayaklanıyor. 
Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) gündem belirliyor. Mahkûm aileleri “genel af” istiyor. 
Prof. Erdal İnönü ODTÜ’ye rektör oluyor. Necmettin Erbakan Millî Nizam Partisini kuruyor.    
Türkiye’nin 32’inci, Demirel’in üçüncü hükûmeti Meclis’ten güvenoyu alıyor.  
İsmet İnönü “Demirel’den daha fazla irticayı temsil eden ve koruyan kimse yoktur” diyor.
Halide Edip’in büstü dinamitleniyor. CHP, sol dernekler ve bilhassa İTÜ Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi öğrencileri Boğaz Köprüsü’nü protesto ediyor. 
Kütahya Gediz’de zelzele oluyor, bin ölü. Evlerin yüzde 80’i yıkılıyor, 90 bin kişi sokakta kalıyor.   
Nixon, Vietnam’dan asker çekeceğini açıklıyor. Apollo 13 uzaya fırlatılıyor. Japonlar ilk elektronik hesap makinesini yapıyor, Soyuz II’deki kozmonotlar ölü bulunuyor.  
Beyaz Kelebekler kaza geçiriyor, Yılmaz Güney “Çirkin Adam”la Altın Portakal alıyor, 
Cumhuriyet tarihinin 3. devalüasyonu. Dolar 9 liradan 15 liraya çıkıyor.  
Deniz Gezmiş tahliye ediliyor. DEV-GENÇ başkanlığına Ertuğrul Kürkçü geliyor. 
İstanbul Kültür Sarayı yanıyor. Soljenitsin Nobel Edebiyat Ödülü’nü alıyor. 
Polonya’da işçiler ayaklanıyor.  
Alexsander Dubçek Komünist Parti’den ihraç ediliyor.
Enver Sedat Mısır’da başkan seçiliyor. Libya’da Muammer Kaddafi, Suriye’de Hafız Esad darbe yapıyor. 
Türkiye’de de darbeler tam gaz, bir muhtıra da Muhsin Batur’dan geliyor. 
Yapılan sayımda Türkiye’nin nüfusu 35.066.549 çıkıyor. 
İstanbul dünyanın en bakımsız şehri… Cağaloğlu İstanbul’un en berbat semti…
Çöpler nadiren alınıyor, yollar sıkça kazılıyor. 
Bodrumlarında Heidelberg’ler tepiniyor, katlarda Juki’ler yırtınıyor.  
Direklerde küçük ilanlar. “Mühürleriniz itina ile kazınır” 
Nakliye hayvan gücü ile sağlanıyor, Nuriosmaniye Caddesi’ni Şerefefendi Sokak’a bağlayan aralıkta (Adem Yavuz Sokak) at arabaları sıralanıyor. Kamçılanmaktan kemikleri sıyrılmış beygirciklerin gözlerine sinekler konuyor, idrar kokusu burnunuzun direğini kırıyor. 
Üzerinde “yük ve eşya taşır” yazan Skoda’lar müşteri bekliyor. 
Han girişlerinin duvar diplerinde hamallar... Sırtlıklarına yaslanıyor, tadını çıkara çıkara tütün sarıyorlar. Bu sektör Niğdelilerden soruluyor. 
Her apartman girişinde bir tombalacı, gelene geçene “Kent var, Palmall var” diye laf atıyor. Şıkırdayan torbalar tescilli tuzak. Bir kart seçmek ve 5 taş almak bir lira, kazanan (hiç görmedim) 5 liralık sigarayı cebine koyuyor. 
Tombalacıların ceket astarları, kemerleri ve çorapları sigara paketleriyle dolu, polis vaziyet etti mi mallar zula oluyor.  
Yerler izmarit ve balgam, tükürmek delikanlılığın raconundan. 
Güneş girmeyen matbaa
Semtin viran binalarından biri de Güneş Matbaası. 
Karanlık koridorlarında sürekli kurşun kaynıyor. Eriyen kurşun pis kokuyor. Duman, duman, duman… Direkt ciğer yoluyla ağır metal! Bu yüzden yamaklara yoğurt veriliyor.  
Binanın kasveti az gelmiş olmalı ki duvarların ilk 1,5 metresi koyu griye boyanmış, daha yukarısı kirli sarı. 40 mumluk ampuller örümcek ağlı, kendini aydınlatamıyor. 
Odalar tahta döşeli, yere mazotla karışık bir talaş dökülüyor, tozu pisiyle birlikte süpürülüyor. 
Kapı girişinde iki oda var (sanırım bekçiler için yapılmış), sağdaki kibrit kutusu kadar. Burada Enver Abi oturuyor, soldakinde sayfa çatılıyor, hesap tutuluyor, malzeme saklanıyor, tashih yapılıyor. 
Her iş Mahmut Amca’dan soruluyor, o hem muhasip, hem musahip, hem musahhih. Muhabir, muharrir, mürettip, muallim… 
Gazete alma alışkanlığı yaygın değil. Lakin kese kâğıtları ince ince açılıyor, satır satır okunuyor.
Bayilerde Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Yeni İstanbul, Tercüman gibi üç beş günlük gazete yer alıyor. 
“Yazıyooorr!…”
Seyyarların kral olduğu yıllar. Arnavut ciğerciler, lahmacun sandıkları, pilav arabaları, hıyar soyanlar, ayva doğrayanlar, turşucular… Balık ekmekçiler, tükrük köfteciler, mısırcılar…
Ne yana baksan ızgara,  fiyat makul, ekmek arası saran sarana…
Bunların arasında ayaklı ajanslar dolanıyor bağıra çağıra gazete satıyorlar… 
Diyelim gazete satıyorsunuz. Siz olsanız nerede dolanırsınız? 
İstasyonda, otogarda, vapurda… 
Onlar da öyle yapıyor, Harem - Eminönü, hattında mevziye yatıyorlar. 
 “Filan şarkıcı çocuk düşürdü, yazıyooor!” 
Meraklılar atlıyor, uzun bir uğraştan sonra iç sayfadaki küçücük haberi buluyorlar: “Dün akşam Maksim gazinosundaki programına yetişmek için otomobilinden hızla çıkan san’at güneşimiz kaldırımda çarptığı çocuğu düşürdü ve…”
Haydaaa… 
“Boğaz Köprüsü’ndeki çatlağı yazıyoooor!” 
Alıyorsunuz, iç sayfada mikroskopla bulunabilecek bir haber. Karayolları Genel Müdürü “Boğaz Köprüsü’nün boyaları çatlarsa biz tekrar boyayabiliriz” demişmiş güya. 
Manşete bakarsınız “Karaköy’e casus gemisi yanaştı.”
Haberi okursunuz, “İstanbul limanına bağlanan Panama bandıralı (Jesus) adlı kuru yük gemisi, taşıdığı makine aksamından mürekkep navlunu indirdikten sonra… 
Ne alaka?
Bizim gazetemiz de o günlerde akşam gazeteleri arasında. 
Ama onlar gibi olmuyor. 
Bir kere adı “Hakikat” 
Hemen altında “Hakkı söylemeyen Hakkın sillesini yer” vecizesi yer alıyor.
Memleket için temenniler, endişeler taşıyor, “doğru” ve “dürüst” şeyler yazmaya çalışıyor.
Kapıp kaçmıyor, tokat atmıyor.
Zor iş vesselam.
Saman pazarında altın satılır mı?
Satılırmış… 
50 yıldır satılıyor.

NEREDEN NEREYE
O yıllarda muhabirler işe Lupitel ve Zenith ile başlardı. Yashika ile ilerletir, sonunda ya Nikoncu ya Canoncu olurlardı. 
Lupitel aynen Rolleiflex mantığı ile yapılmış üstten bakmalı bir makineydi. Zenith basitti, kabaydı. Ancak alışanlar nefis resimler alırlardı. Rus makineleri ucuzdu, sağlamdı, Bayezid Çınaraltı’nda objektifleri satılırdı. Cep harçlığı ile 200 mm’lik bir zum alabilirdiniz mesela…
Yaz deftere
Notları çoğu defa cebimizdeki defterciklere yazardık. Olmadı cebimize üç beş teksir kâğıdı atardık.
Servisteki daktilolar sayılıydı, erken gelen oturur, klavye tıkırdatma hakkı kazanırdı. Zavallılar çok kişi tarafından kullanıldığı için yıpranmıştı, tuşlar takılır, şerit sarmazdı. Muhabirler dert etmez Ş tuşu çalışmıyorsa, S basıp altına nokta koyardı. 
Derken negatif film yerine dia kullanmaya başladık. Canon EOS’lar, Nikon f2, f3 ve f4’ler efsane makinalardı.
Bunlara kollu metz flaş takardık. Bu flaş çok güçlüydü, peş peşe çakar, kalaşnikof gibi saydırırdı. 
Bu arada not tutmaktan da kurtulmuştuk. Sony cep teypleri çıkarmış, artık cümle atlama endişemiz kalmamıştı. Beyanat verenler de “Ben öyle demedim, gazeteci arkadaş yanlış anlamış” diyemez oldu, bu bize nefes aldırdı. 
O günlerde her hastanede ve her adliyede muhabir vardı. İstihbarat servisi 80 kişiydi, oturacak masa bulunmazdı, kalktın mı yerin dolardı.
Dijital âleme adım atınca
Sonra işin çivisi çıktı. Gazetemiz 2001 yılında (krize rağmen) dijital fotoğraf makineleri dağıttı. Makineler hızla değişti, rekabete Minolta’yı satın alan Sony de katıldı. 
Yıllar evvel Osman Sağırlı ABD’den gelen bir arkadaşından fotoğraf makinesini almaya kalkmıştı. Hiç unutmam, fiyat 1.500 dolardı. Makine tanınmış bir marka değildi, caydırmaya çalıştım, “maceraya girme, elinde kalmasın!” 
“Makine umurumda bile değil” demişti, “üzerinde bir GB’lik kart var, nereden baksan bin dolar.” 
Şimdi 32 GB kart 50 lira, almayanı dövüyorlar.
Gelelim sese. Ceplerde parmak kadar dijital kayıt cihazları. Bunların kasetleri filan yok ve 300 saat ses alabiliyor rahatlıkla. 
Derken 3G teknolojisi. 
Vınn, Kart fon… Derken işin çivisi çıktı. 
Artık cep telefonu hepsine yetiyor, ses alıyor, resim çekiyor, merkeze atıyor. 
Basıyorsun tuşa, dooğru gazete havuzuna. Ne istersin daha?

Bir bakışta 22 Nisan 1970
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Başbakan Süleyman Demirel’di. İsmet İnönü ise ana muhalefetteydi.
> Türkiye 67 vilayetten oluşuyordu. Ülke nüfusu 35 milyondu. 19 ilçesi bulunan İstanbul'da 3 milyon 20 bin kişi yaşıyordu.
> Nüfusun yüzde 48,5'ini çocuklar oluşturuyordu. Öğrencilerin sayısı 5 milyondu.
> Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Çekoslovakya bölünmemiş, Almanyalar birleşmemişti.
> Dolar 11 lira 34 kuruştu, avro piyasaya çıkmamıştı.
> Recep Tayyip Erdoğan 16, Devlet Bahçeli 22, Kemal Kılıçdaroğlu 22, Meral Akşener 14, Temel Karamollaoğlu 29 yaşındaydı.
> Sahnelerde Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Melahat Gürses, Ajda Pekkan gibi isimler vardı. Haluk Bilginer 16, Ersun Yanal 9, Abdullah Avcı 3 yaşındaydı.
> İstanbul Boğazı üzerinde hiçbir köprü yoktu.
> 1. Lig (şimdiki Süper Lig) sıralaması Fenerbahçe, Eskişehir, Altay, Mersin İdman Yurdu, Göztepe, Samsun, Galatasaray, Bursa, Beşiktaş, İstanbulspor, Ankaragücü, Ankara Demirspor, PTT, Vefa, Gençlerbirliği, Altınordu şeklindeydi. Gol kralı Eskişehirspor’dan Fethi Heper’di.
> 8 üniversite vardı. (Bugün bu rakam 206’dır.)
> Televizyon tek kanaldı. (TRT/siyah-beyaz.)
> Amerika’nın başında Richard Nixon, Sovyetler Birliği’nde Leonid Brejnev, Almanya’da Willy Brandt, İngiltere’de Harold Wilson vardı.