Bizans’ın erken dönemlerinde İstanbul’un kuzey doğusunda müstakil bir mahalle (Regio) vardır (Notitia Urbis Constantinopolitanae).  
Kendi tekfuru, ordusu, kışlası, hamamı, çeşmesi, tiyatrosu, lusariumu (oyun alanı) bulunur.  Ve kendi surlarıyla çevrilidir boydan boya.
Etrafı yeşilliktir, halk gelip yabani nane (blehron) toplar, bu yüzden adı Blakhernia’ya çıkar. 
Bu küçük beldenin kilisesinde Hazreti Meryem’e atfedilen bir elbise saklanır. Bu yüzden ünlüdür civarda. 
Beşinci asırda İstanbul surları yenilenip güçlendirilir. Sırf o kilise ve kıyafetin hatırına yay geniş tutulur, Blakhernia da şehrin içine alınır. Ancak tehlike dışarıdan değil içeriden gelecek, Balat’ta başlayıp büyüyen bir yangın, kiliseyi de elbiseyi de yakacaktır. 
Ayvansaray surlarının bir zaafı var mıdır bilmiyoruz ama İmparator Leon önlerine üç kule ve bir hisarpeçe (yavru kale) yaptırır. Ki, şu an avlusunda Toklu Dede Mescidi ve haziresi bulunmaktadır.  

EYVAN MI HAYVAN MI?
 Âdettendir böyle yazılara adının nereden geldiği ile başlanır. 
Bir rivayete göre şehre mal getiren celepler hayvanlarını metruk saray dehlizlerinde barındırırlar. Kendi aralarında “hayvan sarayı” derler, eğer doğruysa. 
Bazı tarihçiler de Bizans sarayının eyvanlarından dem vurur. Ama ne o saray kalır ne de öyle bir eyvan. 
Ayvansaray Edirnekapı’ya doğru dik bir yamaca yaslanır. Yer yer sokaklar biter basamaklar başlar, dar dar aralıklar...
Mâlum, Bizans imparatorları uzun süre At Meydanı’ndaki Büyük Saray’da yaşar, 11. yüzyıldan itibaren Blahernai Sarayı’na taşınırlar. 
Anemas Zindanını saymazsanız, zikrolunan mekândan pek iz kalmaz, ancak Manuel Komnenos’un yaptırdığı Tekfur Sarayı nispeten dayanır, günümüze çıkar. 
Osmanlılar burayı bir ara çini çömlek, sonra da cam imalathanesi olarak kullanır. Bir yerin bacası tüterse ayakta kalacağına inanırlar. Doğrudur zahir, neticeye bakarsanız haklılar. 
Burada ekseri gaz lambası, kavanoz ve şişe yapılır. Ayvansaray ustaları sıvı camı üfleyerek şekle sokar, daha ziyade mavimsi hamurda karar kılarlar. Şişeci Menahim’in albenili bir yalıda oturduğuna bakılırsa meslek iyi kazandırır o yıllarda (1830’lar)...

TEKFUR OTURUYORSA...

 Tekfur, sarayını tam doruğa kurdurmuştur Haliç halı gibi ayaklar altında. İyi de eser, temmuz sıcağında Çamlıca.  
Elbette sarayın etrafına soylu komşular yerleşir. Tacirler, amiraller, generaller… Hasılı mutena muhittir Bizans’ta.
Peki ya Osmanlıda?
Osmanlıda daha itibarlıdır, çünkü Ebû Zer el-Gifârî, Kâ’b bin Malik, Ebû Şeybet el-Hudrî, Hamidullah el-Ensarî, Ahmet el-Ensarî, Cabir bin Abdullah, Hazreti Amir, Abdullah el-Hudri, Hazreti Şu’be gibi tanınan sahabelerin (aleyhimürridvân) kabirleri vardır. Yanlarına yörelerine dergâhlar (mesela, Buhari Tekkesi) açılır.
Muaviye radiyallahu anh devrinde İstanbul’u zorlayan İslam ordusu, şehre Ayvansaray tarafından dayanır. Şehitler, ekseri bu mıntıkadadır. 
Nasıl Fener Ortodoks Patrikhanesi, Balat’ta Yahudi esnafı ile tanınırsa Ayvansaray da mütedeyyin müminleri ile bilinir İstanbul’da.

TOKMAK DEDE
Kuşatma esnasında bölgeyi II. Manuel Paleologos ile Venedikli Leonardo Langoso savunur, Rumeli Beylerbeyi ve Karaca Bey’in karşısında çok zorlanırlar. 
Tokmak namlı yiğit fetihte hayli yararlılık gösterir. Zaferi müteakip huzura çağrılır. Söyle ne istiyorsun, denir. Mal, mansıp, makam, paye, para? 
“Dünyalık lazım değil” der, 
-Şuranın türbedarlığını verin yeter bana.
-Nerenin?
-Biz geceleri nöbet tutarken Şeybet el -Hudri hazretlerinin bulunduğu mevkie sütun gibi nur indiğini görürdük. Çok şeye şahit oldum, beni ayırmayın buradan. 
Ayırmazlar, senelerce türbedarlık yaptıktan sonra aynı kabristana defnedilir, Tokmak Dede diye yâd edilir dualarda.
Hadîkatü’l-Cevâmi’nin müellifi Hüseyin Ayvansarayî ve 300 Mushaf-ı şerif yazan (dile kolay) Hattat Osman buralıdır. Abdülvedûd hazretleri eskiden beri anılır Fatihalarla. 

Yalılar kıyılar
Bundan 200 sene evvel Ayvansaray kıyılarında yalılar sıralanır. Tersane Emini Vahid Efendi Yalısı, Bezircibaşı Salih Efendi Yalısı, Kasap Mustafa Yalısı, Sadık Ağa Yalısı…
Surların bittiği noktada IV. Mehmed’in kızı Hatice Sultan’ın sahil sarayı bulunur ki, Melling’in resimlerinde görünür açıkça (1806).
Haliç sakinleri, Haliç’in sakin sularıyla dostturlar. Yalıların önlerinde faytonlar görünür arkalarında kayıklar.  
Ayvansaray’da kırk sene evveline kadar zarif, sağlam ve akıcı tekneler yapılır. Bunlar bütün sahil şehirlerinde tanınır ve aranır. Ki, o mevki hâlâ Kalafat Meydanı diye anılır.
Mahalle aralarında hayli mescit ve cami (Atik Mustafa Paşa, Korucu Mehmed, Çınarlıçeşme) vardır. Ama mimari yönden bakılırsa Mimar Sinan’ın ömrünün son demlerinde yaptığı İvaz Efendi Camii bambaşkadır.
Ve çeşmeler tabii. Osmanlıda varidatlılar su hayrına pek meraklıdırlar. Sokak aralarında sayısız çeşme var ise de Simkeşbaşı İskender Bey (1567),  Mimar Mustafa Ağa, Hatice Sultan hayratı (1711) daha bi’ göz alır.
Mustafa Paşa ve Yalı Hamamları zamana dayanamaz, lakin Hatice Sultan evkafından Hançerli Hamam, günümüze kadar gelmeyi başarır. 

YAP İŞLET SEYRET...
Haliç’teki ilk köprü Fatih Muhammed Han’ın eseridir. Sultan, tombaz denilen güvertesiz tekneleri birbirine bağlatır, üstlerine bir döşeme attırır. Elbette askerî maksatla yapılmıştır, bilahare ahali de kullanır. 
Yıllar sonra Mıgırdıç Cezayirliyan adlı bir sarraf bir milyon kuruşa Ayvansaray ile Piripaşa arasında (380 metre) ahşap bir köprü kurar (1863). 
Köprü Preziosi tarafından yapılan Haliç gravüründe (1853) ve Robertson tarafından çekilen fotoğraflarda görünür ayan beyan. Sonra? 
Sonra ne olsun çürür, dubalar su alır batar. 
Şu anda Haliç üzerinde (eski Galata’yı saymazsak) dört köprü var. 
Asrın başları çilelidir, bir yandan yangınlar, diğer yandan sanayileşme, betonlaşma... Hâliyle semtin şirazesi kayar, fukara barınağı olur çıkar. Şehre tahta bavuluyla düşen gurbetçiler kafalarını sokacak harabe arar. 
İskelesi, ahşap evleri, mahalle kahveleri... Ayvansaray henüz tam keşfedilmiş değil, adım başı mahzen, sarnıç, mezar. Bir Anemas’a girdiler, dipsiz kuyu. Mahalleliye sorarsanız bir ucu Ayasofya’da. Tarihçiler “Yok daha neler” deyip kapatamıyor, şehrin altındaki dünyayı biliyorlar zira. 
İstanbul böyle bir belde işte, nereyi eşeleseniz tarih çıkıyor karşınıza.

Hazırlayan: İrfan Özfatura