BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Olduk çileye talip Mevlâm eyleye galip

İrfan Özfatura
Facebook
Hattat Fuad Başar: Ne bilgi vardı ne belge, ne alet, ne de malzeme. Yazmaya başladık ama el yordamıyla, emekleye emekleye...

Erzurum- 1976.
Fuad Başar çiçeği burnunda hekim adayı daha. Okumaya da pek meraklı, kitapçı kitapçı geziniyor. O gün rafta "Kalem Güzeli" adlı bir eser dikkatini çekiyor. Açıyor Neyzen Emin Efendi'nin bir sülüs istifi. Dalıyooor gidiyor, ancak dükkân sahibi sarsınca kendine gelebiliyor.
Dilerseniz gerisini kendisinden dinleyelim: 
Kitabı satın aldım, koltuğumun altına sıkıştırdığım gibi doooğru Emirgan çay bahçesine. Oturdum, bir yandan çayımı yudumluyor bir yandan hatları inceliyorum. Ama elifi beyi tanımıyorum daha...
Arkamdaki masada iki bilge insan Yunus Emre hazretlerinin beyitleri ile konuşuyorlar.  Sanki bir şeyler olacak gibi, dur bakalım neler gelecek başıma?
Sahi benden hattat olur mu? Neyle yazılır onu bile bilmiyorum, ilk elde marangoz kalemi geliyor aklıma. Daldırıp mürekkebe çekiyorum, hafif bir kesik uç tadı veriyor. Ki onu saklarım hâlâ. Kendimi Hafız Osman sanıyorum o ara.  Yaa ben neymişim breh breh breh... Üstüme yazan gelmemiş daha. Aradan beş on gün geçiyor, bunlar da ne ya? Hata içinde hata!
Derken fundalıklardan bir kamış kesiyor, ucunu açıyorum. Açıyorum ama olsa olsa metoduyla. İs mürekkebinden haberim yok tabii, çini mürekkebi alıyorum. Kırtasiyeci bana afilli dolmakalemler çıkarıyor, "çer çöple niye uğraşıyorsun abi" diyor.
Niyetliyim, bu işi yapacağım. Soruyor soruşturuyor, hatla uğraşan birini buluyorum sonunda. Buluyorum da adam beni kovmaktan beter ediyor. Meğer o da vazifeliymiş, yoksa takılıp kalacağım Erzurum'da. Çok şükür anlayabildik, kahırlanabilirdik de boşuna.
Neyse cesaretimi toplayıp Hattat Hamid'e mektup yazıyorum (1978). Cevap verme lütfunda bulunuyor, cesaretlendiriyor. Ben yazıp üstada gönderiyorum, o tashih edip, geri yolluyor. Artık uzaktan kumanda ile ne kadar olursa...
ADEM SAKAL
Erzurum'da Yoncalık'a çıkıyorsun, İbrahim Paşa Camii'nin karşısında bir çay ocağı var, tezgâhı sermiş çalışıyoruz meraklılarla. Şiir okuyan, nutuk atan, hoşça bir muhabbet, curcuna... Bir gün Adem Sakal geldi. "Fuad Abi hat öğretir misin bana?" Nasıl hoş bir insan, nasıl gayretli. Hem iyi bir şair, kanım kaynayıverdi o anda. Şimdi Adem'e bir mahlas vermek lazım. Enine boyuna uygun bir şey yakıştırdım, "Cüzi" dedim ona.  Ebced ile tarih düşürdüm ayrıca. Adem halen Isparta'da üniversitede hocalık yapıyor. Ne zaman sıkılsam arar, su serper bağrıma. Çocuğuna benim adımı verdiğini duyunca ağlamaklı oldum, al sana vefa.
Baktım Anadolu çorak, yine ne varsa İstanbul'da. Ama Tıp beşe gelmiş, kliniklere başlamışım, beyaz önlük de pek yakışıyor. N'apsam acaba?
O yıllarda Türkiye'de 42 bin doktor var, 42 bin bir olmasa işler aksamaz. Lakin hattatlar bir elin parmakları kadar.
Eylül 1980... Ani bir karar. Ver elini İstanbul tevekkeltü alallah. 
İyi ki de öyle yapmışım ufkum açıldı burada.  Bazen düşünüyorum da ben mi hattı seçtim, yoksa hat mı beni? Allahü teâlâ önüme çıkardı, dahası "Hattat Hamid" gibi bir usta bahşetti bana.
İSLAMBOL'UN HâLİ BAŞKA
Bir gurbetçi için İstanbul kolay değil tabii. Eh, olduk çileye talip, Mevlâm eyleye galip. Böyle dert, dostlar başına.
Hamid Bey Cağaloğlu yokuşunda Reşitbey Han'da mütevazı bir odada kalırdı. Benim gibi birkaç meraklı gelip gider. Rahmetli Cemil Bilgiç ağabeyle Serhend Kitabevi'nde buluşuruz -Bülend Ağabeyin de kulakları çınlasın bu arada- birlikte çıkarız üstadın yanına.
Hamid Bey'in dikkati tez dağılır, en ufak hışırtıdan bile bizar olur, biri varken eline asla kamış almaz. Ama bizi istisna tutar, arkasında dururuz, ellerimiz dizlerimizde, izleriz sabırla. Kamışı nasıl kavrıyor, nasıl kıvırıyor, fotoğrafını çekeriz adeta. Elbette hakiki öğretici Cenab-ı Mevla, yardımını hissediyorsun açıkça.

Sabrın sonu selâmet
Hamid Bey mübarek, ağırlaştırılmış film gibidir, o kadar yavaş çalışır ki içiniz bayılır âdeta. Kamışı hokkaya daldırıp çıkarması bile merasim. Eh bu harf birkaç güne biterse ne âlâ. Ama bir bakarsın koca yazı hitama ermiş, imza bile atılmış altına. Aritmetikle kabil değil, hani zaman içinde zaman derler ya.
Şu garip tecelliye bakın ki dünyanın en hızlı yazan hattatı "seri-ül kalem" lâkaplı Halim Hoca da onun talebesi.  Halim Hocaya yetişemediğime yanarım, ah İstanbul'da olmak varmış o yıllarda.
Hattat Hamid (Rahmetullahi aleyh) feraset sahibiydi, teşhisleri bir bir çıktı, yaşadıkça gördük, hak verdik ona.
Vefatından sonra evlendim. Oğlum doğunca valideme gittim, "Ana ismini ne koysak?"
-Tabii ki hocanın adını, hele sorduğun şeye bak!
Nasıl hoşuma gitti anlatamam.  Hamid Aytaç koydum. Tevafuk bu ya, hanımın kızlık soyadı da Aytaç.
SANATLARIN ZİRVESİ
Hat gelmiş geçmiş bütün sanatların doruğunda. Yüce kitabımız onunla yazılıyor zira.
Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) "ümmi olmalarına rağmen" yazı hakkında kırk hadisi şerifleri var.  Hattatlar kırk malzeme kullanırlar: Mürekkep, makta, murakka, mücesse, mihre, mihras,  mistar...  Hepsi mimli, mimin ebced değeri kırk, peygamberlik yaşı da kırk. Ne sırlar, ne sırlar...
Asr-ı saadette İslâm yazısında nokta yok, okuyabilen az. Daha ziyade tüccarlar biliyor. Hazret-i Osman Kuran-ı kerimi topluyor. Hazret-i Ali Kûfe yıllarında kufi yazıyı ıslah ediyor ve bizzat üç Kur'an-ı kerim yazıp, uzaklara yolluyor.
Halife Haccac, Ebul Esved ve İmam Ahmed adında iki âlimi vazifelendiriyor, benzer harfleri noktalarla ayırıyorlar.  Artık ha, hı, cim farklı, be, te, se karışmıyor.
İmam-ı Secavend ise, durakları işaretliyor. Burada dur, burada durma...  Bilahare sayfa düzenine geçiyorlar ki  hafızlar da ezberliyor rahatça.
Amasyalı Şeyh Hamdullah ise aklam-ı sitteyi tarif ve tasnif ediyor.
Biliyor musunuz her hattat talebesini kendi usulüyle yetiştirir. Gelgelelim bir Mahmud Celaleddin mektebi yok artık, yerini Mustafa Rakım almış. Karahisari unutulmuş, Hafız Osman parlamış.
Şevki Efendi ise Hafız Osman, İsmail Zühtü ve Kazasker'in yazılarından istifade ile öyle bir tarz oturtmuş ki işte ben hayranım ona.
KARANLIK YILLAR
Osmanlı'da hat sanatı çok itibarlı, gelgelelim cumhuriyet sıkıntılı geçiyor. Elif yazmak "resmen suç", hakkınızda takibat açılıyor. Düşünün Halim Hoca gibi bir sanatkâr eline kalem alamıyor. Necmeddin Okyay kamışları kaldırıyor, tekneyi (ebru) kapatıyor. Ama Hamid Bey'in gözü kara, gizli saklı devam ediyor.
Uğur Derman Hoca da çok hizmet etti, hele ebruya verdiği emekler unutulmaz.
Ebru demişken ona da merak saldım bir ara. Elime Uğur hocanın kitabı geçmiş, nasıl okudum ama, yutarcasına.  
Sonra Mustafa Düzgünman'dan haberim oldu. Rahmetli Necmeddin Okyay'ın yeğenidir, Üsküdar'da aktarlık yapar,  Aziz Mahmud Hüdai türbesine bakardı ayrıca. O emsalsiz ebruları iki buçuk liradan satar, türbenin masrafına harcardı. Bir orduluk iş, tek başına!
Pek talebesi yoktu, otoriter bir insandı zira. Gelgeç hevesliler yapamazdı onunla. On yıl eşiğini aşındırdım ve icazet aldım sonunda. Aldım ama ebru dediğin koca derya, bin yıl git kıyısındasın daha.
BÜYÜCÜ MÜSÜN YOKSA?
Neyse başladık, geven toplayacağız diye vurduk dağlara. Ellerimize dikenler batar, jandarmaya hesap veririz ayrıca. Mezbahaları dolanırsın öd vermezler. Meğer büyücülükte kullanılıyormuş haberimiz mi var. Bir gün yine öd arıyorum, "abi ilaç mı yapacaksın" dedi.  "He he" dedim. Yalan değil ebrunun ilacı da bu.  Getirdi üç beş litre, bir de kokar ki nasıl anlatıla.
Tekneler, kitreler, üstümüz başımız boya. Anlatsam var ya...
Şimdi hoca hazır, malzeme hazır, buyur gel başla.
 -Bırakın unu, yağı, şekeri, hazır helva! 
-Edebiyle yesinler ama! Hiç değilse besmele çekerek otursunlar. Büyüklenmesinler, laf sokmasınlar. Başkasını beğenmemek de ne demek? Teknenin hakimi sen değilsin ki, tezahür ettiren Cenab-ı Mevla.   
Haa ikaz ayrı, o bir vecibe, vazife. Yoluyla, yordamıyla ama...  "Bilmem şöyle olsaydı daha mı yakışırdı acaba?" Kibarca.
Sanat insanı adam etmeli! Yoksa çabalarsın çabalarsın boşuna!
(Korktuğum başıma geldi,  Fuad Hoca ile iki çay içtik, üç kitaplık malzeme çıktı. Ne mevzular ne mevzular... Devam edeceğiz efendim, nasipse bir başka yazıya...)

GEMİLERİ  YAKTIM DA GELDİM
Hattat Fuad Başar Erzurum Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi iken kendini bir kararın eşiğinde buluyor. Hekimlik mi, hattatlık mı? Hattatlık hobi için yapılacak bir sanat değil, kumadan hoşlanmıyor. Küllünü vermezsen cüz'ünü vermiyor. Neticede tercihini kamıştan yana kullanıyor, stetoskop hatıra kalıyor. 

İSTANBUL NEÇİ?
ERZURUM YAYLA!
Hattat Fuad Başar tam bir Dadaş, sözü döndürüyor dolaştırıyor mutlaka Erzurum'a getiriyor.

 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
586111 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/irfan-ozfatura/586111.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT