BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Doğan Beyimizin dediği başımız gözümüz üstüne"

 “Avlarımızı dergâha götürelim. Sesi güzel, kıraati mükemmel genç bir hâfız gelmiş..."
 
 
Cuma günleri hatim indiren ve Mevlid-i şerîf okuyanların mutlaka uğradığı bir yerdi. bu medrese... Geç saatlere, bazen sabaha kadar süren Kur’ân-ı kerîm tilâvetleri, hüzünlü ilâhi sesleri, gözyaşı dökenlerin iniltileri, bağrı yanıkların dualarıyla dolup taşardı. Bu mânevi ziyafetten herkes kabiliyetince nasiplenirdi. O gün kimse uyumaz ve konu komşuları da bereketlenirdi.
 “Arkadaşlar, kabul ederseniz bir şey diyeceğim!”
 “!!!”
 “Avlarımızı dergâha götürelim. Sesi güzel, kıraati mükemmel genç bir hâfız gelmiş. Kur’ân-ı kerîm tilâvet edince ağlamayan kalmıyormuş, Kahire’de okumuş. Onu dinleyelim, tanışalım, sonra da müsaade isteyelim. Hı, ne dersiniz?”
 Hiç tereddüt etmeden iki arkadaşı da:
 “Emriniz olur! Ne demek Beyim? Doğan Beyimizin dediği başımızın gözümüzün üstüne kabulümüzdür…”
 “Eyvallah…”
 Aynen dedikleri gibi yapıp soluğu dergâhta aldılar. Can kardeşler güle oynaya medresenin avlusundan geçerken altın yapraklı ağaçlardan görünmeyen talebelerin sesleri işitilmeye başlandı. Koca bina çınarların arkasında âdeta saklanmış gibiydi. Muhterem hocaları Emîr Sultan Saray’a gittiği için yerine talebelerin yaşça en büyüğü vekâlet ediyordu. Genç akıncılar, çocukluk arkadaşları da olan bu mollanın yanından hiç ayrılmıyorlardı. Onun yanında daha rahat hareket ediyor, şakalaşıyor, neredeyse her şeye karışıyorlardı. İlk iş olarak mutfağa koştular. En sevdikleri şey getirdikleri avları soyup temizleyerek aşçının emrine sunmaktı. Tıfıllarla birlikte kuyudan su çekmek, çıplak ayaklarla kil yoğurmak, yanan fırına, koca koca dalları ve pişirilecek testileri sürmek de oldukça zevkliydi. Talebelerin kâselerine çorba koymak, maşrapalarına ayran doldurmak, sofraları kurup kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşlarına gidiyordu. Hele kitap okuma ve sohbet... Bu en muhteşem şeydi. Doğan Bey eline Kur’ân-ı kerîmi alıp okumaya başladı mı, bir hâfız gibi dur durak bilmezdi. Durumu yakinen bilen arkadaşları laf atmadan duramazdı.
 “Biraz da bize fırsat ver!” diye tutturan Boğa Hasan Beyin sırtına sol elini koyan Doğan Bey, sağ eliyle de Kur’ân-ı kerîmi uzattı;
 “Hadi seni de görelim, oku!”
 “Bu sefer iş ciddileşti” diyen Boğa Hasan, tatlı bir yarışa girse de hiçbir zaman o tesirli okuyuşu yakalayamadı.
 “Kulağına hoş geliyor mu?”
 “Tabii.”
 “Hadi ordan!..” diyen Boğa Hasan sesini eğdi, büktü, uzattı ama fazla da ileri gidemedi. Daha önce hazırlanmış kilden testi yapmaya geçince de atışmalar devam etti. Her defasında Çekirge Ali;
 “Testi fırınını bu sefer ben yakacağım.”
 “Yakamazsın!..”
 “Niçin?”
 “Daha küçüksün de ondan…”
 “Yakacağım!..”
 “Büyü de öyle.”
 “Hah ha! Ne kadar büyüyünce?”
 “Boyun fırın kadar olduğunda.”
 “Hah ha!”
 Gülüşme ve şakalaşma uzayıp gitti. 
Her yeni durum onlar için bitmez tükenmez bir malzemeydi. Bazen Boğa Hasan’ın göbeğine, bazen de Çekirge Ali’nin boyuna takılmak âdettendi... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
607524 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/607524.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT