BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Elleri titriyor, yüreği küt küt atıyordu!..

"Fazla teferruata girmeyeceğim. Size yardım edecek Erkara Bey!"
 
 
Çakır Vezir’le kapının önünde vedalaşan Erkara ve Üryan Beyler, girdikleri dar sokakta sarı, turuncu, kahverengi, ezik ve kurumuş yaprakları çiğneyerek yürüdüler konuşmadan. İnsanları üzerlerine güldürmemek için duyduklarını şimdilik kimseciklere anlatmama kararındaydılar...
            ***
Kalın bahçe kapısının arkasına sürgüyü sürüp, odadan içeri girmesi göz açıp kapanacak kadar kısa zaman içinde olmuştu. Nefes nefese geldiği şamdanın yanı başında, tanımadığı biri tarafından gizlice eline sıkıştırılan kâğıdı çıkardı. Işığa iyice yaklaştı. Bir taraftan da pencereleri ve diğer kapıları kontrol ediyordu göz ucuyla. Aniden karşısına çıkan olsa ne cevap vereceğini düşünerek açıverdi. Elleri titriyor, yürekceğizi küt küt atıyordu.
“Zalim Timur’dan kaçıp geldiğini duyunca çok sevindik. Birincisi, o caniden sağ salim kurtulduğunuz için, ikincisi de Osmanlıyla onu karşı karşıya getirebilme imkânını yakaladığınız için. Fazla teferruata girmeyeceğim. Size yardım edecek Erkara Bey, daha önce de bize yardım etmişti. Şimdi kendini tövbekâr olarak biliyor. Onun bir özelliği daha var. Yıldırım Han’ın çok güvendiği Doğan Beyin refikası Gülşah’ın karasevdalısıydı. Sen Gülşah’ı dağa kaldırmayı başarabilirsen, beylerin birbirine düşmesi kolaylaşır. Bunu mutlaka Erkara’dan bilirler. Doğan intikam almak için elinden geleni geri koymaz. Bu karışıklıkta sizin ve dahi bizim kurtuluşumuzu hızlandırır. Vesselâm…”
Evirip çevirip defalarca okurken farkında olmadan alt dudağını ısırdı. “Bu kâğıdı yakmalıyım derhâl!” diye söylendi içinden. Kimsenin eline geçerse vay hâlineydi. Bütün sırrı ifşa olacak maksadına kavuşamayacaktı. Dua eder gibi, kıllı, kuru kollarını havaya kaldırdı. Boynunu sola eğdi. Çarpık tuttu başını. Burnunu aksi istikametinde bükerken de tereddüt etmeden aydınlığında okuduğu şamdanın ölgün ışıklarına uzatıverdi kâğıdı. Önce açık turuncu bir alev yüzünü aydınlattı. Sonra cılız bir duman ince helezonlar çizerek tavana ulaşamadan eriyerek kayboldu. İyice yandığından emin olduktan sonra da küllerini toplayıp pencereden attı süratle. Hiçbir iz, işaret kalmamıştı ortalıkta. “Oh!” diyerek soluklandı. Oldukça rahatlamıştı.
Kısa zaman içinde neler duymuş, neler yaşamamıştı ki? Mumun sarı ışıklarına bakarken iri gök gözlerini kırptı, istikbâlinden ümitlenmiş, münafıklara mahsus sinsi bir gülümsemeyle…
Uyuyup uyumadığını bile tam bilmeden yatağından erken kalktı nedense. Ayaklarının ucuna basarak merdivenlerden indi. Karşıdaki odanın yavaşça kapısını itti. Kapalı atlas perdelerin arasından soluk bir aydınlık sızıyordu. Duvarlarda birçok levhalar, köşelerde ağır ceviz ağacından yapılmış sedef kakmalı sandıklar, dolaplar alaca aydınlıkta daha bir hoş görünüyordu. Erzak dolu bu dolaplar her gün kontrol ediliyor, eksikler yerinde ve zamanında tamamlanıyordu. “Bugün kim bilir hangi yiyecekleri koymuşlardır?” diyerek bir tanesinin kapağını açtı. “Aman Allah’ım neler neler düşünülmüş böyle. Osmanlı hakikaten büyükmüş!” Bazısı porselen, kimi camdan irili ufaklı kaplar, çeşitli tatlılar ve kurutulmuş meyvelerle doldurulmuştu. Gayriihtiyari alıp tattı birçoğundan. Hepsi de nefis şeylerdi. Aralarında ilk defa tattıkları da vardı. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
607979 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/607979.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT