BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Şimdi sesini duymuştu ya, gerisi gam değildi...

Ömer, o gün imtihandan sonra sözünde durmuş, koşarak Ali’yi bıraktığı yere gelmişti.
 
Ağaçları, yolları yıkamak, kuruyan topraklara bereket saçmak, denizin rengini grinin o hüzünlü tonlarına boyamak için yağardı sanki. Yağar da arındırırdı ruhunu kirden pastan.
Ardından, bu sabahki gibi pırıl pırıl bir güneş çıkar, sevinçle doldurur iç âlemini, bütün gönlünü. Minik bir kuş kalbine konar, en güzel ninnileri fısıldardı gün boyunca.
Yollar düşlerdi; kıyısı sarılara boyanmış ağaçlar, kırmızı sarmaşıklar, turunçlarla süslü çitlerle bezeli… Meyveye durmuş ağaçlar selâmlardı onu ve bütün çocukları. İçindeki ben, coşkuyla gülümser, kalpten görünmez bir el sallardı, bütün sevdiklerine de.
Kediler dolanırdı ayaklarına, yemek vermesini bekleyerek, kuyrukları havada, şımararak.
Bir serçe havalanır, söğüt dalına konar, pır pır kanat çırpar yavrularına. Sanki yüreğindeki narin dalın üstünde cıvıldaşırlardı.
Bir atasözümüz der ki: “Ne ekersen onu biçersin.”
O da sevda ekmek, muhabbet biçmek istiyordu bütün samimiyetiyle.
Kalbinin en ücra köşesinde yemyeşil bir dünya vardı, uçsuz bucaksız uzayıp giden sarı, mavi, pembe ve şirin çiçeklerle doluydu.
Huzura, iyiliğe hazır olmadan, nasıl anlatabilirdi ki size mutluluğu?
           ***
Ali, Edirnekapı’ya geldiklerinde arabadan inmek istedi, lakin ihtiyarın parayı annesine teslim etmesi emrini hatırladı. Şoföre evin yolunu tarif ederken arkadaşı Ömer’i gördü. Arabanın camını açarak avazı çıktığı kadar bağırdı:
- Hey Ömer! Ömeer!
Ömer, sesi tanımıştı da Ali’yi göremiyordu bir türlü. Sağa sola bakındı. Sesin çok yakından geldiği açıktı. Burada bir yerdeydi de neredeydi? Aklına lüks bir arabadan sesleneceği hiç gelmemişti. Ali iyice yaklaşınca tekrar:
- Hey Ömer! Ömer, sen haklıymışsın! O bir antikaymış … Antikaa…
- !!!
Ömer, o gün imtihandan sonra sözünde durmuş, koşarak Ali’yi bıraktığı yere gelmişti. Çok aramış bulamamıştı. Birkaç kişiye sormuşsa da sağlıklı bir cevap alamamış ama hep onu aramaya devam etmişti. Esnaftan bazıları kazayı anlatmışlardı. Ali’nin ismi geçince de deliye dönmüştü Ömer. Ya ona bir şey olduysa. Anacığı, kız kardeşi ne yapacaktı?
Şimdi sesini duymuştu ya, gerisi gam değildi.
              ***
Ali’nin annesi Naciye Teyze, gacur gucur sesler çıkaran boyaları dökük eski kapıdan başını uzattı. Derin derin soluklanarak sağa, sola, sonra da gökyüzüne baktı. Zayıf, çelimsiz yüzünü çevreleyen kenarları mavi boncuklu, kar gibi ak tülbentinin uçları kıvrılarak aşağı sarkıyordu. Çok çalışmaktan olsa gerek, avuçları nasır bağlamış, omuzları; ağır mesuliyetin altında çökmüş, yeteri kadar beslenememekten beti benzi solmuş ve oldukça mahzun, bir o kadar da yorgun görünüyordu. Deniz rengindeki gözlerinde hayatın bütün acılarının izleri sinmişti. Korku, endişe karışımı ümitsizlik çok rahat okunabiliyordu. Üzerindeki solgun desenli entari, kaçacakmış gibi emaneten ve eğreti duruyordu. Kafası başka yerde, bedeni oracıkta, oldukça düşünceli ve dikkati de dağınıktı. Bir yandan gelenleri tanımaya, bir yandan da kalın hırkasının eteğini kemerine sokmaya çalışıyordu. Ne yaptı ettiyse beceremedi. Eski püskü kemerini çözdü. Aceleyle tekrar bağladı. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
610684 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/610684.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT