BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Amatörler iş başında olunca!...

Amatörler iş başında olunca!...

Tam “Gaziantepsporlu Kemal’i aldıkları için” Fenerbahçe yönetimini kutlamaya hazırlanıyordum ki, ortaya bir “Beschastnykh skandalı” çıkıverdi!. Doğrusu; Kemal, önümüzdeki yıllarda Nihat ve Emre ile beraber “en büyük Türk futbolcusu olacak” niteliklere sahipti ve “harcanmazsa” böyle olduğunu da dosta düşmana gösterecek, özellikle Galatasaraylılar’a “Nasıl kaçırdık” diye saç baş yolduracaktı!..



Tam “Gaziantepsporlu Kemal’i aldıkları için” Fenerbahçe yönetimini kutlamaya hazırlanıyordum ki, ortaya bir “Beschastnykh skandalı” çıkıverdi!. Doğrusu; Kemal, önümüzdeki yıllarda Nihat ve Emre ile beraber “en büyük Türk futbolcusu olacak” niteliklere sahipti ve “harcanmazsa” böyle olduğunu da dosta düşmana gösterecek, özellikle Galatasaraylılar’a “Nasıl kaçırdık” diye saç baş yolduracaktı!.. Eğrisi; adının “yazılması kadar, okunması da zor olan” ve hatta medyamızın anlı-şanlı bir çok yazarını “öyle değil, böyle okunur” diye birbirine sokan Ukraynalı futbolcu ile ilgili olarak ortaya çıkan “gerçek”, büyükler dahil, kulüplerimizin ve Türk futbolunun “nasıl yönetildiğini” çok iyi ortaya koydu!.. “Kaset seyrederek” oyuncu almaktan, “ne oldukları belli olmayan” menajerlerin oyuna düşmekten, futbolcuların sözlerine inanmaya ve bununla avunmaya kadar “ne kadar” amatörlük varsa yapan yöneticiler, herhalde “sadece” bizde vardır!. Bizde yöneticilik “beş para eden futbolcuları”, fiyat arttıra arttıra “15 paraya alma” başarısının(!) adıdır!. Zira, “işte filan takımın oyuncusunu aldık” ya da “falan takımın alacağı oyuncunun fiyatını kat be kat arttırarak, onları zarara soktuk” veya “biz alamadık ama onlara da yar etmedik” diye övünmenin adı, sadece Türkiye’de “iyi yöneticiliktir!.” Neden böyledir? Çünkü, Türkiye’de kulüp genel kurulları fasa fisodur, “doğru dürüst” denetleyen federasyon yoktur, doğru dürüst “denetim yapan” spor teşkilatı ve spordan sorumlu bakanlık yoktur!. Ve de, “bütün bunları halk adına denetleme görevi ile yükümlü” spor medyası “ortada yoktur!.” Kulüplerdeki, federasyonlardaki “Amatör yöneticiler”, kabadayı edası ile ortada dolaşır, “doğruları yazmak isteyen, araştıran” spor yazarlarını “gazete üst yönetimlerine ve hatta gazete patronlarına şikayet eder”, daha da ötesi, “yasaklar koyarak” onların görev yapmalarını engeller ve “ekmek paraları ile oynar”, ama “anlı şanlı spor medyamız”, kendisine yapılan bu “acımasızca tacize rağmen” çoğunlukla susar oturur!. Susmaktan da öte, bazı yazar çizerleri ve yorumcuları hatta, “Eeee... Falan başkanın da, filan kulübün yönetiminin de hakkı var, bunlar da yazılır mı” diyerek, “gazetecilik görevini yerine getiren” spor yazarlarını “suçlu” bile ilân ederler!.. En ünlü yorumcular “Ben bildiklerimi yazarsam, yer yerinden oynar, başkanlar kriz geçirir” diye yazıp, çizerler ama “bildiklerini bir türlü yazmazlar”, üstelik bir de yazanları “yerden yere vururlar”; bunun adına da “gazetecilik” derler!.. Eh... Medya böyle olunca da, bir federasyon başkanı çıkar, bütün medyaya çamur atar; “Ben konuşursam, birilerini sokağa bile çıkartmam” demekten çekinmez!.. Böyle başa, böyle tarak!.. Kulüp başkanlarını ve yöneticileri al, federasyon başkanlarına, federasyon yönetimlerine vur!.. Üstlerine de “bir miktar spor medyası toprağı dök” ve sonra da futbolumuzdan hayır bekle!.. Vladimir’in Fenerbahçe’yi aldatması bir şey mi? Amatör yöneticiler, kabadayı federasyoncular, kulüpçü yorumcular, korkak spor yazarları, durup dinlenmeden, her gün sabahtan akşama, akşamdan sabaha spor sayfalarında, spor ekranlarında “milleti aldatıyor!..” Ve “bir avuç spor yazarı”, her nasılsa “cesaretli” spor müdürlerinin bulunduğu “birkaç spor sayfasında ya da ekranında” durup dinlenmeden “bu acı gerçeği yazarken”, geri kalan herkes seyrediyor; görmüyor, duymuyor, konuşmuyor, yazmıyor!.. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” felsefesi içinde susup oturuyor!. Bir gün “sıranın” öyle ya da böyle “kendisine de geleceğini” düşünmüyor!.. Meslek kuruluşlarımıza gelince... Basın Konseyi mi? Başkanı sevgili Oktay Ekşi ağabeyimiz; “spordan hiç anlamaz, okumaz, seyretmez, bilmez, ilgilenmez!..” Kuruluşu da tam “ona uygun” bir tutum içinde!.. Gazeteciler Cemiyetlerimiz mi? Onlar, “bu konular bizi ilgilendirmiyor” diyorlar da, başka bir şey demiyorlar!.. Sanki “tacize uğrayan, hakaret edilen, yasaklar konulan” spor yazarları “başka meslekten” ve de “onların üyeleri” değil!.. Türkiye Spor Yazarları Derneği mi? “Gazetelere konmayan” ya da “TV’-lerde 3 satır bile haber yapılmayan” bildirilerden ya da “protesto ve kınama” mektuplarından başka “hiçbir yolu denemeyen ve denemek istemeyen tutumu” ile hayal kırıklığı üretmekten ya da “Başka yapacak neyim var” çaresizliğine sarılmaktan öteye gitmiyor, gitmek istemiyor!. Kamuoyunu uyaracak, yasakçıları, hakaretçileri, tacizcileri ürkütecek, diğer meslek kuruluşlarını harekete geçirecek “eylemlerin olduğunu, olabileceğini” hiç ama hiç aklına getirmiyor!.. Öyleyse??? “ Öl Sezar!..” Eksik nerede? Dikkat ediniz; uluslararası basketbol maçlarında, ister kulüp bazında olsun, ister milli takım, herhalde “kazanacağı, hatta kolayca kazanacağı maçları” son dakikalarda, daha da ötesi son saniyelerde kaybetmeyi adeta adet edindik!.. 3 saniye kala, 5 saniye kala “üçlükler başta” yediğimiz basketlerle, en tecrübeli oyuncularımızın kaybettikleri toplarla, atamadığımız faullerle ve turnikelerle kaç kritik karşılaşmayı “gözyaşları içinde” mağlup kapadık!.. Neden? Takımlarımızda, çok iyi oyuncular var ama “lider oyuncu” yok!.. Litvanya maçında, basketbol için nerede ise “bacak kadar” diyebileceğim bir oyuncu çıktı ve “Türk Milli Takımının elinden maçı” adeta tek başına aldı!. Macijauskas “nasıl lider oyuncu olunur”, takım “içerden nasıl yönetilir”, nasıl savunma yapılır, hücumda ne zaman şut atılır, ne zaman içeriye top verilir; bir makine intizamı içinde “bütün bir maç bunları yaptı, yaptırdı” ve sonunda da maçı alıp gitti!.. Alsın “bu maçın kasetini” Aydın Örs, Kerem’e, İbrahim’e, Tutku’ya sabah-öğle-akşam “bu adamı” seyrettirsin, ezberlettirsin!.. Ve tabii, “kulüp takımlarımızın antrenörleri” de “kendi” oyuncularına!.. “Bizimkiler”, topu aldıktan sonra topu potaya atmaları için hakları olan 24 saniyenin 4-5 saniyesini rakip alana geçmek, sonra 4-5 saniyesini “hangi oyunu nasıl yapacaklarını el kol işaretleriyle tarif etmekle” geçiriyorlar... Zaman daralmaya başlayınca telaşlanma da başlıyor... Kalan 15-16 saniyede “boş şut atabilmek” ya da “pota altında pozisyon üretebilmek” için gösterilen çaba da “yavaşlık” sebebi ile rakip savunmaya hem zaman, hem de yerleşme imkanı veriyor ve “kolay sayı bulmak” iyice zorlaşıyor... Zaman iyice daralıyor... Bir de bakıyorsunuz ki, top hâl⠓topu getiren oyuncumuzun elinde!..” Ve pek tabii, “zorlama bir atış”; karavana!.. Her maçta “böyle karavana kaç top kullandığımızı” ve “kaybettiğimizi” ben saymaktan bıktım; Kerem’ler, İbrahim’ler ya da benzerleri “hovardaca zaman ve top harcamaktan” bıkmadılar!.. Elin oğlu “24 saniyede”, hem “boş şut”, hem “pota altı pozisyonu” olarak “3-4 imkanın en garantilisini kullanmak tercihini” üretecek şekilde oynarken, biz zaman zaman “tek pozisyon üretemeden” topu kaybetmenin sıkıntısını yaşıyoruz ve maçları da “çok iyi savunma yapmamıza rağmen” kaybediyoruz!. Maç kazanmamız da... Hidayet atarsa... Mirsat coşarsa... İbrahim’in eli tutarsa... Hüseyin yorulmazsa... ...Sa..Sa..Sa... şartlarına bağlı kalıyor!. Savunmada çoğu zaman “takım” oluyoruz; ama hücumda “o takımı” arayın ki, bulasınız!. İşte bu yüzden de, “kritik maçların sonunu” getiremiyoruz!. “Kolay kazanılacak maçları” zor hale getirip, kaybediyoruz!. Oyun içinde “lider oyuncu” olmayınca, bütün yük “kenar yönetimine biniyor!.” O yüzden de “maçı kazandıracak son şutu”, 4’te 3 üçlük atan ve “morali yerinde olan” Alper veya Mirsat yerine, “5’te sıfır çeken” Kerem’e kullandırıyor ve “kaybediyoruz!.” Yazık değil mi? Trabzonspor doğru yolda!.. Trabzon’dan, Trabzonsporlular’dan bir çok telefon, faks ve e-mail alıyorum; “Eskiden Trabzonspor yönetimi için sık sık yazı yazardın, şimdi tek kelime etmiyorsun, ne düşünüyorsun, nasıl görüyorsun?” diye soran sorana... Trabzonspor’a “İzmir’den baktığımda” gelecek için “iyi şeyler görüyorum!.” “Uzaktan ve tek kişiden kumandalı” yönetim bitti!. “Hesap sorulabilen, hesap veren” bir yönetim geldi!. Trabzon sokaklarında dolaşan, Trabzonlular arasında yaşayan bir başkan ve yönetim var!.. Yılların açtığı büyük yaralar tedavi edildi ve ediliyor!.. Kulübü “mâli bataktan kurtarmak için” seferber olan bir yönetim, “futbol takımını da eski gücüne kavuşturma yolunda” iyi ve doğru adımlar atabiliyor!.. Elbette hâlâ eksikleri var, hataları var ama “genel stratejisi” ve gidişi “doğru!..” Kulübü mâli bakımdan güçlendirecek “ciddi adımlar” atılabilirse ki, bunların başında “Trabzon Limanı Projesi” geliyordu, yakın bir zamanda “şampiyonluğa oynayacak” bir Trabzonspor’a kavuşacağımız ortada!.. Üç Büyüklere “her türlü desteği veren” Ankara’nın, “Liman Projesi’nde” Trabzonspor’a “duyarsız kalmasını” anlamak mümkün değil!.. Trabzonspor’un Trabzon için, ondan da öte Karadeniz için, Türkiye için “ne ifade ettiğini” anlamayan kafalara, bunu anlatmak gerek!.. “Acaba engelleme, Üç Büyüklerin Ankara’daki kolları tarafından mı yaptırılıyor?” diye düşünen ve soran Trabzonlular’a keşke emin olarak “Hayır” diyebilseydim!.. Trabzonspor’da Samet Aybaba da “iyi şeyler yapıyor!..” Ona sahip çıkılırsa ve desteklenirse, tabii “sabır da gösterilmek” şartı ile “çok daha iyi şeyler de yapacak!..” “Alt yapıdan getirdiklerinden bazıları”, TV’lerde seyrettiğim kadarı ile “iyiden de öte, harika!..” Öyleyse devam; Özkan Sümer!.. Ve de arkadaşları... “Özkan Sümer’e sempati duymam için” meğer “başkan olması gerekiyormuş!..” Mutluyum!.. Keşke, Ahmet Ağaoğlu ve ekibi de yönetimde kalabilseydi; birlik ve beraberlik sağlanabilseydi!.. Komedi!.. Süper Ligin ikinci yarısına bir hafta kala “Fenerbahçe - Beşiktaş erteleme maçı” adeta “uvertür” olacak!.. Elbette hangi Fenerbahçeli’ye sorsam; “kazanacağız” diyor!. Hangi Beşiktaşlı’ya sorsam; onlar da “3 puan bizim” diyor da başka bir şey demiyor!. Galatasaraylılar’a sorduğumda ise “enteresan” bir cevap alıyorum: “Beşiktaş kazansın!..” Allah... Allah... Beşiktaş kazanırsa, ikinci durumda olan Galatasaray’la arayı iyice açacak, “puan durumu”, Galatasaray’ın işine “Fenerbahçe’nin galibiyetinin gelmesi” gerektiğini gösteriyor... Üstelik Terim - Lucescu rekabeti de var!.. Ama, Galatasaraylılar “Beşiktaş kazansın” istiyor; nedeni belli de, bu neden bana “çok komik” geliyor!.. Deseler ki; “Fener yenilirse, Şampiyonlar Ligi’ne iki takımla katılacağımız için devreden çıkmaya yaklaşır, üstelik de karışır ve birkaç maç sonra devreden tamamen çıkar, biz rahatlarız, onun için Beşiktaş kazansın istiyoruz” anlarım!.. Ama öyle değil; “neden” diye sorduğumda aldığım cevap “Fener yenilsin de, ne olursa olsun” oluyor!.. “Düşünce bazında” hâlâ ne kadar “amatör” olduğumuzu ve Galatasaraylılar’ın hâl⠓hangi kompleksle yaşadıklarını gösteren” bir test!. Bana sorarsanız; büyük bir “sürpriz olmazsa”, maç “berabere” bitecek!. “Kurnaz tilki” Lucescu, “önce beraberliği garantileyen” bir taktikle oynayacak ve Fenerbahçe’nin “ev sahibi olma” avantajını kıracak!.. Oğuz Çetin’in de “ilk düşüncesinin”, büyük ihtimalle “önce yenilmeyeyim, yenilirsem altından zor kalkarım” olduğunu sanıyorum!. Bunlar, maç başlarken “iki hocanın da beraberliğe razı olacağını” gösteriyor; “futbolcular” neden hocaları gibi düşünmesin? “Böyle bir sonuç” Ali Aydın’ın da hoşuna gitmez mi? Güzel bir haber!.. Geçen hafta, “Türkiye’de doping kontrolü yapılmıyor; bir merkez var gibiydi, ne oldu acaba?” diye yazdıktan hemen sonra, sevgili Ömer Faruk “bir haber” faksladı!.. Ardından “Türkiye Doping Kontrol Merkezi” başkanı Prof.Dr. M.Aytekin Temizer’in faksı geldi... Sonra da Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün faksı... Özetle hepsinin verdiği mesaj şuydu: “Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile Hacettepe Üniversitesi arasında 1988 yılında yapılan protokol gereği, Hacettepe Üniversitesi’nde kurulmuş olan Türkiye Doping Kontrol Merkezi, 14 Ocak 2003 tarihinden itibaren Dünya’nın 29. Akredite Merkezi olma hakkını aldı ve bu hak Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından da tescil edildi!. IOC çok yakında akreditasyon belgemizi gönderecek.” Anlaşılıyor ki, tam 15 yılda geç ve güç oldu ama, işte oldu!. Artık “ISO 17025” kalite belgeli bir doping kontrol merkezimiz var!. Sporcularımıza ve sporumuza hayırlı, uğurlu olsun!.. Şimdi “muntazam aralıklarla”, federasyonlarımızın Türkiye çapında ya da uluslararası organizasyonlarda “bu merkeze yaptıracakları doping kontrolleri ile ilgili” bilgilerin, muntazaman bizlere, yani spor medyasına aktarılmasını diliyoruz ve bekliyoruz!. Bakalım, sporun şike ile beraber “en büyük suçu” sayılan doping konusunda “hangi federasyon ne yapıyor”; göreceğiz!..
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT