BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Türk düşmanlarına hem sövüyorum, hem de beddua ediyorum!

Türk düşmanlarına hem sövüyorum, hem de beddua ediyorum!

Hiç unutamadığım hatıralarımdan biridir: 1950 yılında, bütün Türkiyemizde lise sayımız galiba 38 idi. Türkiye 63 şehirli bir ülkeydi. Birçok şehrimizde lise yoktu. Doğu Anadolumuzun üç lisesi meşhurdu:



Hiç unutamadığım hatıralarımdan biridir: 1950 yılında, bütün Türkiyemizde lise sayımız galiba 38 idi. Türkiye 63 şehirli bir ülkeydi. Birçok şehrimizde lise yoktu. Doğu Anadolumuzun üç lisesi meşhurdu: Kars-Erzurum-Diyarbakır liseleri. Orta Anadolumuz, lise öğrenimine Sivas’la başlıyordu. O bakımdan 1951 yılında lise öğrencisi olmak, bir büyük üstünlüktü, güzellikti, şanstı, gurur verici bir özellikti. 1951 yılında liseye kaydımı yaptırdıktan sonra anneme koşmuş, ona müjde vermiştim: -Anne! Ben artık lise talebesi oldum! Müjdemi ver! demiştim. Annem beni karşısına oturtmuş, ellerimi avuçlarına almıştı: “-Bak oğlum! demişti. Şimdi sana söyleyeceklerimi hiç unutma. Yoksa sütümü sana helâl etmem. Yaz aklının bir köşesine: İyiliğe, iyilik her kişinim kârıdır, kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır. Sana kötülük yapanlara sen de kötülük yapma. Onlara iyilik yaparak karşılık ver. Sen er kişi olmalısın. Bir de bize sövdürme. Sen kimseye sövme ki, bize de sövmesinler. Sen artık lise talebesi oldun. Allah bu nimeti herkese nasip etmiyor. Liseli olmanın kıymetini unutma. Söylediklerimi aklından çıkarma! Göreyim seni...” Annemin nasihatini hiç unutmadım. Bir gün Yunus Emre’yi okurken, gördüm ki Yunus Emre de milimi milimine aynı ikazda bulunuyor. Önce annemin sonra Yunus Emre’nin tavsiyesine uyarak yaşadım. 1951-2012 yılları arasında, birtakım kimselerin kötülükleriyle karşılaştım. Ama yeminle yazıyorum: Kim bana kötülük yaptıysa ben hep Allaha dua ettim: “Allah’ım! Şu adamın bana bir işi düşsün!” diye yalvardım. Günün birinde duam kabul olundu. Bana kötülük yapan kişinin bana bir işi düştü. Ben de o işi zevkle görerek o kişiye karşılık verdim. Kimseye sövmedim. Bu tavrımdan ilk defa bu yıl vazgeçtim. Birtakım kimselere namazlarımda bile beddua etmeye başladım. Sövdüm, saydım... Tarihçi, İsmail Hâmi Danişment’in bir incelemesinde okumuştum. 624 yıllık Osmanlı tarihinde, sadrazamlık, yani başbakanlık makamı 288 defa boşalmış. Bu makamda oturan sadrazamlardan sadece 80 veya 88’i Türk soyundan kimseler. 88 Türk soyundan sadrazamımıza karşı 200 sadrazamımız Türk değildir. Dünya tarihinde var mı bunun örneği? 1976 yılında Yugoslavya’ya gitmiştim. Bir Makedon tiyatro sanatçısı bana demişti ki: “Hitler, 2. dünya Savaşında zapt ettiği bu topraklarda beş yıl bile kalamadı. Halbuki Türkler, buralarda tam 550 yıl yaşadılar. Zulüm üzerine kurulan hiçbir iktidar, 550 yıl ayakta kalamaz. Bu Türklerin buralarda medeni bir idare kurduklarını gösteriyor. Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’da, her gün bir Sırp, bir Bulgar, bir Yunan, bir Makedon ailesini yok etseydi. 550 yıl sonra Balkanlar’da bir tek gayri Türk, bir tek gayr-i müslim kalmazdı. Siz, Türk milletine mensup olmakla ne kadar iftihar etseniz bu sizin hakkınızdır. Türkler büyük ve asil bir millettir!..” Örnekleri kırka, yüz kırka çıkarmam mümkün. Fakat yerim müsait değil. Bir süreden beri birtakım kişiler ve kuruluşlar, Türkiye’de Türk’e Türklüğe karşı, açık açık bir düşmanlık duyuyor ve bunu dile getiriyorlar. Suriye’den bize sığınan bazı mülteciler de, onlar için kurduğumuz kamplarda, bizim bayrağımızı indirip yerine Suriye bayrağı çekiyorlar. Polislerimizi rehin alıp yaralıyorlar sabrım taşıyor. Annemin nasihatini artık dikkate almıyorum. Türkiye’de benim milletimin ismine bile tahammül edemeyen soysuz, imansız, ahlâksız, vicdansız, insafsız, idraksiz... insanlara hem sövüp sayıyorum hem de her vesileyle beddua ediyorum. Allah onları milyon kere kahretsin! Rezil ve sefil kılsın!
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT