Ali Çelik - ali.celik@tg.com.tr
Selçuklular döneminde parlayıp, Osmanlıda zirve yapan oymacılık, günümüzde neredeyse can çekişiyor. Her noktası sanat kokan camilerde, ne yazık ki gözümüze artık plastik rahleler takılıyor. Oysa mihraplardan, minberlere, kapılardan pencerelere ne ustaların imzası var... 
Günümüzde bu işi icra edenler oldukça azalsa da, işin hakkını verenler yok değil. Çekildiği köşesinde ziyaret ettiğimiz Salih Zeki Tekin de onlardan biri. Eski bir bürokrat aslında, İstanbul, Bursa, Eminönü ve Üsküdar belediyelerinde başkan yardımcılığı ve genel sekreterlik yapmış. Kendi dünyasında şiir yazıyor, resim çiziyor. Ama iki merakı var ki vaz geçemiyor. Uzun süre hat dersleri almış. Paralelinde oymacılığa merak sarmış. Yaş kemale erince de... 
Küçük penceresinden giren güneş ışığı ve yıpranmış iskarpelaları en iyi arkadaşları. Yıllarca biriktirmiş yaptıklarını. Satmıyor, daha doğrusu satmak için yapmıyor. Aramızda kalsın, hatırlı dostları da kıramıyor, hediye ediyor. “Geçen falanca camide gözüme ilişti, kağıda basılı bir kelime-i tevhid çerçevelenmiş, minberin arkasında duruyor. İçim el vermedi, benimkilerden birini getirdim astım. İmam çok beğendi, ücretini sordu... Dua istedik çıktık”
ÇIRAKLIKTAN USTALIĞA
 Atölyede gözüme ilişen tozlu ahşaba gidiyor elim, üfleyip zamanın izini sildikten sonra, ‘nasıl başladı ustam bu heves’ diye konuya giriyorum. Gözleri tavana dikiliyor, derin bir ah çektikten sonra gülümsüyor. 
-Bayburt’ta ortaokula giderken... Taaa 63 yılında... Allah rahmet eylesin, bir Sadık usta vardı. Esk­­i marangoz, şimdikiler gibi elektrikli aletlerle değil, bilek kuvvetiyle çalışırdı... İyi ustaydı... Çırak başladık, o günlerde aldığım ahşap kokusunu hâlâ unutamıyorum. 
O çırak gün geliyor, inşaat mühendisi oluyor. Ara detaylarla yormayalım sizi 2003 yılında tekaüde ayrılınca yine eski günlere dönüyor. 
-Ah daha önce emekli olsaydım diye hayıflanıyorum zaman zaman.  Atölyede ahşapla uğraştıkça gençleştiğimi hissediyorum...
DÜNYADA BİR İLK
 Kendi yazdığı hatları ahşaba işleyen Zeki Amca, cila ve boya konusunda kimseye güvenemiyor. Fırçasını süngerini alıyor kendi girişiyor. Yaptıklarını ya atölyesinde ya da sergilerde görmek mümkün. Konu sergiden açılmışken ilk seferin tedirginliği hâlâ yüzünden okunuyor; 
-Hazırlanırken bir telaş aldı, hat yazmak kolay iş değil evlat, nesih, rıka ve sülüs en zor hatlardan. Bir elif’in kaç tane sırrı var. Ahşaba işlerken de kendine göre halleri var. Rıka zor ama sülüs daha zor. Düz yazı olsa iş kolay da. 
Tanıdığım, tanımadığım bir hattat gelip sergide ağız burun kıvırırsa diye korku sarıyor. Bir yanlışımız olursa yandık... (Yine gülümsüyor) 
Bir esre, bir ötre kayarsa, mana bozulur. Allah korusun. Vav harfini anlatmaya kalksam akşamı buluruz... İşin ehline gider eserlerimi gösteririm. Sen de icazet, ben diyeyim müsaade alırım. 
Her sergiden önce aynı çekingenlik oluyor. Oymacılık tamam da, hat, hata kabul etmez.
-Kaç sergi bitti böyle stresle? 
-Yediyi devirdik, sekizinci Çamlıca’daki cami açılışına nasipse.
-Kaç eserle katılacaksınız? 
-100-120 olur herhalde
-Toplamda kaç tane var? 
-Beş yüzü geçmiştir.
Zaman zaman sanatçı arkadaşlarım gelir, oturur hasbihal ederiz, çaylar içilir, sohbet demlenir. Kimisi Azerbaycan Devlet Başkanına taht yaptı, kimisi Kazakistan Cumhurbaşkanı’nın sarayını. Bu işlerde derinleştikçe çevre artıyor. Malzeme seçmeye başlıyorsun. Ahşabın kalitesini arıyorsun. İstediğin ağacı bulamazsan Afrika’dan getirtiyorsun.

Boynuz yok ki kulağı geçsin

Elinden yetişen iki üç sanatçı var, Zeki ustanın. Hatta kendi sergilerini bile açmışlar. Ama o daha fazlasını istiyor. Gençlerin ilgisizliğinden yakınıyor. 
-Bir belediyeden teklif geldi, kurs verelim öğrenci yetiştirelim. Hayhay dedim. Atölye kurma kısmı kolay. Belediye bir anons yaptı, yığınla müracaat yağdı. Gelenler, işi iki günde çözerim niyetindeler. Zaman ayırıp ciddiye alan çıkmıyor maalesef.
Oymacılık başlı başına bir iş, bir de hat yazıp bunu işlemek istiyorlar. İki günden fazla zaman da ayıramıyorlar. Hâl böyle olunca neresinden tutup çırak yetiştireceksin. Bir de bu kadar elektrikli alet varken iş bilek gücüne gelince uyanıklık yapıyorlar, ses etsen olmuyor ses etmesen olmuyor.