Ahmet Münir Eren

Ayasofya’dan, Küçük Ayasofya’ya doğru yürüyorum. Şu ebrucu, bu hattat derken bir tezhip tabelası dikkatimi çekiyor. Şirin pembe kapıdan hayırlı günler diyerek giriyorum. Karşıma güleç yüzlü, latifeci, dobra bir abla çıkıyor. Onun Karadenizli olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor.
“Eda Funda Özkan”
Kendisi tezhip sanatının muteber ustalarından. Hayatını bu işe vakfetmiş. Hatta sanat için çenesini kaybetmiş. Fakat yılmamış, protez çene takılmış, sanatına devam etmiş. 
Dilerseniz gerisini ondan dinleyelim:
SAÇLARIMI KAZIDIM
İstanbul Edebiyat Fakültesinde okurken başörtüm yüzünden büyük baskı gördüm. O ki bir mümine idim, açıp başımı giremezdim. Allah’ın emrine uydum, tesettürüme el değdirmedim. Bu okula severek girmiştim, kolay pes etmeyecektim. Nitekim saçımı kazıtıp bere giydim. Kapıdaki görevli başımdaki bereyi çıkarmamı istedi rahatsızım dedim. Alıp beni dekanın yanına götürdü. Ona da saçlarım döküldüğü için başımı kapatıyorum. Yoksa alay edecekler dedim. Dekan “Tamam sana bundan sonra dokunmasınlar” emrini verdi. Lakin çok yıprandım, o günleri hâlâ unutabilmiş değilim.
KARİYERE BARİYER!
Okuldan derece ile mezun olmuş, master için yurt dışından kabulüm gelmişti. Referanslı öğrenciler listesinin başında ben vardım. Ya başımı açacak mücadelemden cayacaktım, ya da koca eğitim hayatım boşa gidecekti. “Rızka Mevla kefil” dedim ve meslek hayatıma başlamadan sünger çektim.

SON VAPUR, SON YOLCU
Derken ebruya merak saldım. Birol Kâmil Biçer Hoca’dan Küçük Ayasofya Vakfında bulunan atölyesinde ders almaya başladım.
Biliyor musunuz, ben doğma büyüme Çengelköylüyüm. Her sabah saat 9’da vakfa gelir, darmaduman olan psikolojimi ebru yaparak rahatlatırdım. Bir keresinde işe o kadar dalmışım ki saat gece 22.40 olmuş, fark edememişim. Son vapur 23.00’da. Onu kaçırırsam Harem arabalı hattına düşeceğim, bilirsiniz gece o vakitler tekin değildir. Küçük Ayasofya’dan nasıl fırlamışım, Sultanahmet’e yıldırım gibi çıktım, Babıali yokuşundan şimşek gibi indim. Ayağımı vapura attım ki, halatlar toplandı, iskeleler çekildi. 17 dakikada Küçük Ayasofya’dan Eminönü. Az yol değildir, İstanbullular iyi bilir.O gün, M. Şevket Eygi, Fuat Hoca’yı ziyarete gelmişti. Benim tezhip yaptığımı öğrendi. “Bak kızım, elimde hilye-i şerifler var, gel onların tezhibini sen yap” dedi. Acaba becerebilir miydim? Tereddüt ettim. Fuat Hoca “Hele bir al dene” deyip bana cesaret verdi. Bir şeyler söyleyecek oldum ikiletmedi. “Yaparsın, yaparsın” dedi.
Düşünün henüz ‘hilye’ ne demek, onu yeni kavrıyorum. Mehmed Şevket Hoca’nın 100 eve 100 hilye-i şerif ulaştırmak gibi bir ideali varmış. Süslemelerini de öğrencilere yaptırır, bahane ile harçlık verir hem de yetişmelerini sağlarmış.
HAYDİ MUHALLEBİCİ!
 O günlerde Fuat Hoca’ya geliyor gidiyorum bana ha bire muhallebi kaynattırıyor. Muhallebi dedikleri nişasta, su ve kurt yemesin diye bir miktar şap. Muhteşem bir yapışkan, Allah’ın izniyle asırlara göğüs gerebiliyor. Neyse tencere tencere muhallebi yapıyorum ama yapıştırmadan bihaberim daha. Bir ara “Gel Eda, yapıştırmayı göstereyim sana” diye seslendi. Koştum, büyük bir kıvraklık ve ustalıkla yapıştırıp çıkardı. Evet 2 haftalık bekleyişimin semeresi sadece bu 2 dakikaydı.
Ya öğrenecektim ya da iki hafta daha bekleyecektim. Usta mükemmel olunca iş çırağın istidadına kalıyor. Yapıştırmayı oracıkta kaptım ve tatbike başladım.
Sonradan anlıyorum ki, oyalaması boşuna değilmiş. Meğer bizi çay gibi demlemiş o arada. Özletip öğretmek, sırrı sabırda.  
Zamanla tezhip beni sardı, âdeta dünyadan kopardı. Zaten sanatçı dediğin işinde erimeli. Bu iş sadece beni değil çenemi de eritti. Ağzımı sol bileğime dayayarak çalışırdım, kemik zamanla incelmiş incelmiş kopacak hâle gelmiş. Protez taktılar ama tezhipten vazgeçemedim.
Mehmed Şevket Hoca 100 hilye-i şerif geleneğini bize de aşıladı. Şu an 84. hilyeyi tamamlamak nasip oldu, kaldı 16.
Zamanla hilye üzerine hayli bilgi edindim. Olacak bu ya, bir müşterim sayesinde Amerika’ya gittim. Dört şehirde konferans verdim, hilye-i şerifi anlatmakla 
şereflendim. Bunları hep Rabb’imin lütfu ve ihsanı bildim.

GEL BENİ DİNLE!

Benim tez ödevim ciltçilik üzerineydi. Süleymaniye Kütüphanesinde Turhan Valide Sultan Vakfiyesi’ni elime aldığımda ne büyük bir eşikte olduğumu hissettim. Hele Sultan Ahmet Han’ın Kur’ân-ı kerimini görünce sevgi ve hürmetten elim ayağım titredi. Bu ne incelik, ne zarafetti.  Hayranlığımı gizleyemedim. Yazma eserler kütüphanesine de girebilirdim ama yolum tezhiple kesişti.
 Ebru alanında pişerken Fuat Başar, Yılmaz Eneş ve merhum Tolunay Timuçin gibi hocaları tanıdım. Ayrıca merhum Camcı Mustafa Hoca ile tanıştım.  Kendisi feraset sahibi bir zatımuhteremdi. Bir gün bana “Bir kahve yap da içelim” dedi. Kahveyi yapıp karşısına oturdum. “Bak kızım sen ebruda iyisin ama öyle bir furya geliyor ki, hayallerin suya düşebilir” dedi, “Gel beni dinle, tezhibe başla.”
İyi ama hocam tezhip maddiyat ister. Altını var, mühresi var. Bunları kim verir bana?
İSMEK kurslarına git. Orada her şey bedava!
Hocamın tecrübesine güvenerek tezhip kursuna yazıldım ve bu sanatı icra etmeye başladım. 

Başladım bitmedi ellerim gitmedi
Rahmetli Cemil Bilgiç Ağabey, Fuat Başar Hocamın arkadaşıydı, Hattat Hamid’in talebesiydi. Ekseri cumartesileri gelirdi, güler yüzlüydü, zarif, naifdi. Müşfik ve müşevvik idi. Yazdığı hatları bana verir, zevkime güvenirdi. En son önüme bıraktığı kâğıtta Silsileialiyye büyüklerinin isimleri vardı. Bak o hat hâlâ önümde, henüz başlamıştım ki, vefatını duydum. Bir daha da elim gitmedi.