Hüseyin EROĞUL

Romanya yıllardır “gidelim” deyip, “nasıl olsa burnumuzun ucu” diye ötelediğimiz bir ülke. Yol arkadaşım Faruk’la “Kolombiya mı Moritanya mı” diye tartıştıktan sonra “Boğdan’ı gezdik. Gel şu üçlemeyi tamamlayalım; Eflak’la Erdel’i de çıkaralım aradan. Hem akıncı dedelerin torunuyuz, gideriz yollarından” diyerek ortada buluşuyoruz. Akşam vakti kontağı çeviriyoruz ama Kapıkule’ye yaklaşırken gurbetçiler huzursuzluk veriyor insana. “Boşverin” diyorlar, “Gece geçmeyin Bulgara. Hırsızı, uğursuzu hepsi komşuda. Keserler yolunuzu kalırsınız dımdızlak dağ başında.” Hatta içlerinden bir Almancı uyarıyor tane tane, “Yolda polis falan çevirirse sakın durmayın. Kesin sahtedirler, zorluk çıkarırlarsa kırın direksiyonu üstlerine. Bana denk gelseler var ya, ezer geçerim dönüp bakmam bile aynaya.”
Bulgarların karın ağrısı bitmedi bir türlü. Sınırda arabanın altına su püskürten bir platformdan geçiriyorlar, dezenfeksiyon diyorlara adına. Mesaj belli: Kendi ülkenin pisliğini taşıma bana! Sınırı geçtikten sonra yolun kenarı Türk markalarından oluşan ambalajlarla çöp yığını. Belli ki kızdırıyorlar insanı... Haskovo (Hasköy), Dimitrovgrad, Veliko Tırnovo üzerinden Ruse’ye (Rusçuk) geliyoruz. Şanı büyük Osman Paşa’nın akmam dedirttiği Tuna karşımızda, sahilin öbür tarafı Romanya. Tuna’nın üstündeki Danube Köprüsü iki ülkeyi birbirine bağlıyor. Parayı vermeden karşıya geçemiyorsunuz, iki ülke Deli Dumrulculuk oynuyor.
Korkunçluklar ülkesi
Girizgâh Bulgar’dan oldu ama konumuz Romanya. Bram Stoker’ın Drakulasını okuyanlar hemen hatırlar Transilvanya’yı. Kuleleri sivri şatolar, karanlık dağlar, ölenler, öldürenler; yalnız başına okuyanı ürperten tasvirler, betimlemeler... Gece vakti karanlık ve sisli dağların arasında kıvrım kıvrım uzayan yollardan ilerliyoruz. İn cin top oynuyor; hayaletler, vampirler, periler geliyor aklımıza durduk yere tedirgin oluyoruz. Faruk beni korkutuyor, ben ona daha ürkütücü senaryolar yazıyorum. Mesela şu kör karanlık geçitte teker patlasa... Gerginliğin tepe noktasında yola aniden bir tilki atlayınca elimiz ayağımız boşalıyor, soğuk terler döküyoruz bir anda...
Drakula’nın izinde Voyvoda’nın peşinde
Transilvanya, Drakula’yla yerleşiyor aklımıza. Vlad Tepeş yani namıdiğer Kazıklı Voyvoda, esirlerinin gözünün yaşına bakmadan kazığa oturtan, kanlarını içen bir yamyam bozması. Osmanlı’ya esir düştüğünde süklüm püklüm bir delikanlı. Fakat, Erdel’e vali tayin edilince koparıyor tasmasını, Osmanlı’ya atıyor ilk kazığını. Hainliği dayanılamayacak hale gelince koca ordu düşüyor peşine, ümüğünü sıkıp gönderiyorlar kellesini Dersaadet’e. Bu kan içen adam, Bram Stoker’a ilham kaynağı oluyor ve ortaya Drakula diye bir hayali karakter çıkıyor. Zaten burası ne mendebur bir yerse eline kalem alan herkes korku dolu efsaneler yazıyor. Fareli köyün kavalcısı parasını alamayınca başka bir melodiyle çocukları kaçırıyor. Kara Kilise’nin en dikkat çeken ayrıntısında bir çocuk damdan düşüyor. Maramureş’teki bir göl insan yutuyor. Ocna Mureş’teki hayaletli konak “ben de korkuncum yaa” diye bağırıyor... Zümrüt yeşili Karpat Dağları’nı merkeze koyup daha huzurlu hikâyeler de çıkarabilirlerdi buralardan ama demek ki korku daha fazla gişe yapıyor.
HANİ KORKU?
Fakat, Rumen’in aklını roman çelmiş. Vampire ilgiyi görünce Kazıklı Voyvoda’yı pazarlamışlar. Braşov ve Sighişoara şehirlerini tamamen bu konuya ayırmışlar ancak Kazıklı Voyvoda’dan geriye pek bir şey kalmamış Rumenlerde. Dekor yapıyorlar devam ettiriyorlar hikâyeyi. Misal saraydan küçük kasırdan hallice Bran Kalesi’ne Drakula’nın Şatosu diye bilet kesiyorlar. İçeride bir sürü işkence aleti, Drakula’ya atfedilen bir tabut, göğsüne çakılan kazık gibi eşyalar göreceğimizi hayal ediyoruz; hadi hiç olmadı sivri yakalı bir pelerin. Ama karşımıza son kraliçe Marie’nin geçmişi çıkıyor. Kazıklı Voyvoda’yı soruyoruz, “Ya bi’ ara geçerken uğramış” diyorlar. Korkunç diye reklam ediyorlar Transilvanya’yı ama lunaparklardaki korku tünelleri ne kadar gerçekse buralar da öyle. Bir kere etrafınız yemyeşil Karpat Dağları. Manzaraya baktıkça huzur kaplıyor insanı. 
SUYUNUZ VAR VİCDANINIZ YOK
Sağda solda irili ufaklı bir sürü kale, şato görüyorsunuz buralarda. Kimi turistik, kiminin hikâyesini yerliler bile bilmiyor. Bran’dan biraz daha devam edince savaş zamanı halkın sığınması için yapılan Raşnov Kalesi çıkıyor karşınıza. Yüksek bir tepeye konuşlanmış. Kapıdan girince bir anda zamanda yolculuğa başlıyorsunuz, durağınız Orta Çağ oluyor... Hikâyesinin ucu 1700’lerde bize dokunuyor. İki tane Osmanlı askeri esir düşmüş buraya. Kaleden kaçmak için her şeyi yapmışlar ama sonları hep zindanda bitmiş. Kale komutanı bakmış ki bu adamlar cezayla uslandırılamayacak kadar inatçı, “Kalede su çıkarın salayım sizi” demiş. İki akıncı kazma kürek girişmişler toprağa. Mesaileri 17 sene sürmüş, sonunda 150 metreden çıkarmışlar suyu. Ama bizimkilere özgürlüklerini vermemiş gavurun soyu.
TAŞ DÜŞEBİLİR, AYI YİYEBİLİR
Transilvanya coğrafyası insanı imrendiriyor ne yalan söyleyeyim. Oksijeni bol, havası temiz. Hele Karpat Dağları’ndan çıkan suları bir içseniz... Yolumuz hep köylerden geçiyor, patikaları aşıp, dağlardan tırmanıyoruz. Her köy evinin önünde bir oturak var, Rumenler miskin miskin pinekliyorlar. Braşov’da öyle bir yerde konaklıyoruz ki nasıl anlatsam size. Tepesi sisli Karpatların eteğine kurulmuşuz önce. Camı bir açıyorsunuz içeriye kokular doluşuyor çam, kestane, meşe... Hava serin, zemin pıtır pıtır dolaşmaya müsait. Braşov tam bir orta çağ kenti. Evler rengârenk, çatılar kırmızı kiremitli. Şehrin ortasında mecburiyet caddesi Republicii. Caddenin üzerinde çeşit çeşit kafetaryalar, restoranlar var hepsi cicili bicili. Burası tarihî kentin merkezi. Yolun sonunda Rumenlerin Kara Kilisesi. Sol tarafınıza bir dönüyorsunuz Tampa Tepesi. Çıkınca siz Braşov’u yukarıdan, Braşovlular aşağıdan izliyor sizi. Bu kadar dağın, ormanın olduğu yerde yaban hayvanları da var hâliyle. Braşov sakinleri ayılarla ahbap olmuşlar artık, acıkıp şehre inen kocaoğlanları elleriyle besliyorlar. Gecenin bir vakti ayı görmek için şehrin izbelerine kadar gidiyoruz ancak bizden korkuyorlar, cesaret edip çıkamıyorlar karşımıza herhalde. Ertesi gün ormanda dolaşacağız, Tampa Tepesi’nin ardından giriyoruz yaban hayatına. Birkaç dakika geçmeden yolumuzu kaybediyoruz. Saatler süren tedirgin bir yürüyüşün sonrasında gece vakti ayı aradığımız izbeye çıkmayalım mı, ayılara yem olmadığımız için şükrediyoruz Yaradan’a.
KAZIKLI’NIN MEMLEKETİSİGHİŞOARA
Sighişoara’ya gidiyoruz bu sefer. Kazıklı Voyvoda’nın doğduğu ev burada, restore edip restorana çevirmişler. Voyvoda’dan başka bir numarası yok ama göze hoş geliyor küçük ve rengârenk evler. Şehrin ortasında kocaman bir saat kulesi var, üstünde de çeşit çeşit kuklalar. Burada da nereye baksanız karşınıza Drakula çıkıyor. Eski kent küçük bir kalenin içinde, yarım saat yürüseniz her yerini görmeye vakit yetiyor. Bir sürü merdivenden tırmanıp ahşap bir tünelden geçince karşınıza şehrin en yüksek tepesindeki kilise çikiyor. Hemen dibinde de gördüğüm en eski mezarlık var, geçmişe yolculuk yaptırıyor. Hava biraz gelgitli buralarda, “Aaa güneş” derken sis lafı ağzınıza tıkıyor. Zaten bu sisli puslu havalar en çok mezarlıklara yakışıyor, korkutucu olup insana voltasını toplatıyor. 

UYKUYA VARAN YILAN YOLLAR
Transfagaraşan yıllardır hayalini kurduğumuz bir yol, tatlı niyetine saklıyoruz en sona. Burası Transilvanya Alpleri’ni kapsayan bir dağ geçidi aslında. Adını Fagaraşan Dağları’ndan alıyor, Çavuşesku’nun Sovyet tehdidine karşı orduyu hızlı ikmal etme fikriyle yapılıyor. İnşasında 6 bin ton dinamit kullanılıyor, 40 işçinin hayatına mâl oluyor. Faruk Nafiz’in “Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar” tanımına cuk diye oturuyor ayrıca. İki adım düz gidemiyorsunuz direksiyon ya sağa ya da sola kırılıyor. Lakin her viraj, unutamayacağınız manzaraları halı gibi ayağınıza seriyor. Siz bu dağ geçidinde zirveye doğru yükselmeye devam ettikçe yol kenarındaki uçurumlar derinleşiyor; bizdeki şans ya, yola girince hava bozuyor bir anda. Yağmur mu ararsınız, fırtına mı, şimşekler patlıyor ardı ardına. Sis yüzünden 2 bin 34 metrelik zirvedeki Balea Gölü’nü kaçırıyoruz ama Fagaraşan Dağları’nın öbür yüzünden inmeye başlayınca aniden karşımıza çıkan Vidraru Barajı gönlümüzü alıyor. Transfagaraşan’da gerçekten gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyor.
Bir sürü köy, kasaba görüyoruz Romanya’da. Beldeler, bucaklar cabası. Turistik olmayanın zaten bir numarası yok, komünizmin kasveti miras kalmış. Ancak doğası bambaşka. Kıpır kıpır mutluluk, ılık ılık huzur veriyor insana.