BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

İnsanı Hayrete Düşüren İSTANBUL MÜFTÜSÜ’NÜN MÜRTED EBU ZEYD HAYRANLIĞI

Dr. C. Ahmet Akışık
Facebook
Dr. C. Ahmet Akışık
c.ahmetakisik@gmail.com
 
Ebu Zeyd Kimdir?
 
Nasr Hâmid Ebu Zeyd, fakir bir ailenin çocuğu olarak 1943’te Mısır’da bir köyde dünyaya geldi. Küçük yaşta babasını kaybettiğinden iş hayatına atıldı ve ailesinin geçimini üstlendi. 1968’de dışarıdan sınavlara katıldı ve normal lise diploması aldı. Sonra Kahire Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Dili Bölümü’ne girdi ve 1972’de mezun oldu. Aynı yıl kendi fakültesinde okutman oldu. 1976’da Mu’tezile konulu yüksek lisans tezini tamamladı. 1978-79’da Pennsylvania Üniversitesi’nde çalışmalarda bulundu. 1981’de  Muhyiddîn ibn 'Arabî'nin Kur’an te’vili isimli teziyle doktor unvanı aldı ve 1987’de doçent oldu. 1985-89 yıllarında Japonya’nın Osaka Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı.
1992’de Kahire Üniversitesi’ne profesörlük için başvurunca Nakdü’l-hıtâbi’d-dînî adlı çalışmasındaki fikirleri yüzünden hakkında tartışmalar çıktı ve Müslüman ulemâca, mürted olduğu ilan edildi.
Üniversite öğretim üyelerinden Abdüssabûr Şâhin, konuyu Kahire’nin merkezî camilerinde verdiği cuma vaazlarında ele aldı, Ebû Zeyd’i ateistlik ve komünistlikle suçladı, ona arka çıkanları da komünistlikle itham etti.
1995’te hakkında mürted hükmü verilince buna bağlı olarak Ebû Zeyd’in evlilik akdinin feshine, kendisi gibi akademisyen olan eşi İbtihâl Yûnus’tan ayrılmasına hükmeden bir yargı kararı çıktı. Bu karara ülke içinden ve dışından bazı itirazlar gelmesine rağmen, karar değiştirilmedi. Böyle bir ortamda hayatını tehlikede gören Ebû Zeyd, 1996’da eşiyle birlikte önce Madrid’e, sonra da Hollanda’ya gitti ve Leiden’e yerleşti. Böylece hayatını zor kurtardı. Akademik hayatına Leiden Üniversitesi’nde devam etti.
Ebû Zeyd, hastalanınca memleketine döndü ve 2010 senesinde Kahire’de öldü.
 
Etkilendiği kişiler
 
Ebû Zeyd’in etkilendiği kişilerden bazıları şöyle sıralanabilir:
Abbas Mahmud Akkad
Bütün Mısır Modernistleri gibi şiddetli bir Osmanlı karşıtı olan Akkad, Firavunlar dönemine ait kültür ve felsefeden oluşan mirasa sahip çıkan Tevfîk el-Hakîm, Tâhâ Hüseyin gibi dinde reformcuların içinde bulunduğu “Fir’avniyye” hareketine katıldı. Aynı bizde İslam’ı reddeden Meşrutiyet dönemindeki Totemizm merkezli ırkçılar gibi. Akkad, Oryantalistlerde görüldüğü şekilde vahyi bir tarafa bırakarak, Hazret-i Peygamber’in başarısını sadece onun dehasına bağladı. Burada dolaylı olarak nübüvveti inkâr etmiş oldu. Kadın haklarıyla ilgili “el-Mer'e fi’l-Kurʾân” isimli eserinde Batı standartları çerçevesinde görüşler serdetti. Ülkemizde “Hadislerle İslam” çalışması ve KADEM tarzı derneklerin faaliyetlerinin menşei de seküler anlayışa dayandığı gibi. Bu tür çalışma ve faaliyetlerde İslam’ın şeref bahşettiği vefakâr Hatice, sıddıka Aişe ve ahlâk timsali Fatıma’yı baş tacı yapan Alparslan ve Fatih’in anneleri örnek alınacağı yerde, sahih hadisleri inkâr pahasına olsa da Batı’nın özgürlük yaftasıyla süflileştirdiği kadınlar model alındı.
 
Taha Hüseyin
Fi’ş-şi’ri’l-Câhilî” adlı kitabında Kur’ân-ı Kerîm’deki kıssaların gerçek değil hayalî olduğunu iddia eden Taha Hüseyin, Mısır’ın medeniyet yarışında “medeniyet yıkıcı” Türkler yüzünden geri kaldığını, ancak her şeye rağmen Ezher’in İslâm medeniyetini Türkler’e karşı koruduğunu; İslâm ve Hıristiyanlık ayırımı yapmaksızın Mısır’da dinî eğitim veren kurumların bölgesel milliyetçiliği öne çıkarmaları gerektiğini; Mısır’ın kültürel bakımdan Doğu’ya değil, kadîm Mısır kültürünün oluşumuna katkıda bulunan Yunan felsefesi, Roma hukuku ve Hıristiyan ahlâkının sentezi olan Batı’ya ait olduğunu ileri sürdü..
Seyyid Kutup
Müslüman Kardeşler teşkilatının radikal üyelerinden biri olan Kutup, zaman zaman teşkilatın resmî söylemleri dışına çıktığında bazı uyarılarla karşılaşmıştır. Örgütün liderlerinden Hasan İsmâil el-Hudeybî ve Ömer et-Tilimsânî, “Kutub’un görüşlerinin sadece kendisini bağlayacağını belirterek onun yazdıklarıyla teşkilatın resmî görüşleri arasında farklılıklar vardır” diyerek Kutub’u eleştirmişlerdir. 1960’lı yıllarda İslam dünyasında özellikle aydınlar arasında yaygın olan görüş “Sosyalizm, diğer bir adıyla Komünizm” idi. Seyyid Kutup da bu akıma kapılarak “el-İştirâḳıyye (Sosyalizm/Komünizm) eserini yazdı. Sosyalizm teorisinin en belirgin özelliklerinden biri olan “hak ve hukukun tevziinde Devletin sonsuz yetkiye sahip olması”dır. Bu kuramda Özel Hukuk’a yer yoktur. Kişinin hak ve özgürlükleri, tamamen devletin elindedir. Kutup, İslam Fıkhı’nda öngörülen Şahıs Hukuku’nu ve bu hukukun dayandığı Hadisleri dikkate almadan, hatta âyet ve hadisleri Sosyalizm çerçevesinde yorumlayarak “el-'Adâletü’l-ictimâ'iyye fi’l-İslâm/İslam’da Sosyal Adalet” kitabını kaleme aldı.
Seyyid Kutub’un Ülkemizde olumlu bir imajı olduğundan dolayı kitaplarını tercüme edenler, Sünni Akaid ve Fıkh’a çok aykırı olarak gördükleri yerleri tercüme etmemişlerdir. Ancak şu husus, eserlerinde gizlenememiştir:
İslam’da Devlet memurları, sadece “Toprak Mahsulleri” zekâtını  değil, “zinet eşyaları”nın zekâtını da evlere girerek toplamalıdırlar, denilmektedir. Burada Şahıs Hukuku’na açık bir müdahale vardır. Kaldı ki, bugün Batı hukuku bile buna karşıdır.
Zaten teori ve uygulama olarak insan tabiatı ve hukukuna aykırı olan Sosyalizm, bugünkü dünyada hemen hemen keskin uygulaması kalmamıştır.
Ülkemizde 1960’lı yıllarda aydınlar, yeni Anayasa’nın sağladığı özgürlük ortamından yararlanarak “Sosyalizm” ile “İslam”ı bir yönetim biçimi olarak tartışmaya açmışlardır. Bu konuda fikrî gruplar, ekoller ve partiler oluşmuştur. Hatta Sosyalist ilkeleri İslam’ın içinde gören ekoller çıkmıştır. Nurettin Topçu, İslam’da Sosyalizm’i savunurken, N. Fazıl Kısakürek, konferansları ve Büyük Doğu mecmuasıyla İslam’ın bütün “izm”leri arkasına takan tek ve emsalsiz bir lokomotif sistem olduğunu işlemiştir.
Mısır’da Üniversite ve aydın çevrelerde birbirine zıt ideolojilerin ortaya çıkması ve karşı karşıya gelmesi, zamanla bu çevrelerde kişilerin fikir ve iman değiştirmelerine sebep olmuştur. Ebu Zeyd’in, İslam’ı fasit ve batıl yorumunda Abbas Mahmud Akkad, Taha Hüseyin ve Seyyid Kutub’un dışında ülkesi Mısır ile Suriye, Irak, Libya gibi diğer İslam ülkelerinde görülen ve özellikle yönetim ve aydınlarca benimsenen Batı patentli Sosyalizm’in büyük etkisi olmuştur. Buna Marksist Abdülmün’im Telîme ile Kur’ân’da kıssaların temsilî/hayalî olduğunu söyleyen Emîn el-Hûlî’nin etkisini de ilâve etmek gerekir.
 
Fikirleri ve iddiaları
 
Ebu Zeyd’in çağdaş bilimsel kuramlar ve Sosyalist/Marksist ilkeler çerçevesinde oluşan dinde reformist görüşleri şöyle sıralanabilir:
  •  Kur’an’da kıssalar, temsilidir/hayalidir.
  •  Kur’an’ın tefsir ve te’vilinde dil ve belagat yönüne ağırlık verilerek hermenötik ve semiyotik göstergeler (farz ve haramlar değil, bugünkü Batı dünyasında olgu ve kültürü yansıtan çağdaş yorum ve kuramlar) referans alınmalıdır.
  •  İslam tarihinde şu ana kadar Kur’an tefsirinde (Tefsir Usulü’nde kullanılan Hadislere ve Selef rivayetlerine dayalı) uygulanan yöntem, yanlış ve tehlikelidir. Böyle literalist (rivayetçi) bir Kur’ân tasavvurundan uzak durmak lazımdır.
  •  Kur’ân, lügavî bir metindir. Bu metinlerin teşekkülünü sağlayan genel kuralları sonuna kadar kullanma konusunda diğer metinlerle arasında bir fark yoktur.
  •  Kur’ân hitabının tahliline, insan eseri bir kitap gibi yaklaşmalıdır.
  •  Kur’ân tarafından belirlenen hadler (sınırlar, emir ve yasaklarla ilgili hükümler), Kur’ân’ın bir maksadı ve hedefi değildir.
  •  Kur’an’ı tarih üstü bir metin şeklinde gaybî (ilâhi ve vahyî) bir yaklaşımla ele almamalıdır.
  •  Kur’ân’ı yorumlamada Mu’tezile mezhebi gibi hareket etmelidir. Mesela, Mu’tezile kelâm sıfatını zatî bir sıfat olarak görmez. Mu’tezile Kur’ân’a tarihle, olgu ve kültürle irtibatlı bir nass olarak yaklaşır ve merkeze muhatap olan “insan”ı koyar. Fakat Sünni mezhepler, bu konuyu açıklarken sünneticma ve kıyası ekleyerek dini alanı genişletirler. Gazali de getirdiği delillerle buna yardımcı olur. Buna sufî yaklaşım da eklendiğinde Kur’ân’ın tamamen anlaşılmaz bir metin hâline geldiği görülür. Bu karanlık tablonun ortaya çıkmasında Selçuklu ve Osmanlı dönemlerindeki âlimlerinin büyük payı vardır.
  •  Dinî metinlerin yaşanan olgudan kopuk olarak esas alınması ideolojik yorumları ve çatışmaları besleyecektir. Azınlıklar da “iman etmedikleri bir din”i referans alan kuralları kabul etmeyecekler, bu da sosyal ayrışmaları güçlendirecektir. Bu sebeple kanun çıkarma araçlarında ölçü, medenî ve laik anlayış ve bakış tarzı olmalıdır.
  •  Sonuç olarak, Kur’ân, (ilâhî ve vahyî değil) kültürel bir üründür.

Mehmet Emin Maşalı’nın Yorumu
 
Ebu Zeyd’in ileri sürdüğü bu fikir ve iddialar, yeni İstanbul Müftüsü Mehmet Emin Maşalı’nın TDV İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı “Ebu Zeyd maddesi”nden özetlenerek alınmıştır.
 Mehmet Emin Maşalı, aynı yazıda Ebu Zeyd’le ilgili görüşünü açıkça şöyle ifade etmiştir:
 Ebu Zeyd, ülkesi Mısır’da İslamcılar (Sünni Müslüman âlimler) tarafından hedef hâline getirilerek şiddetle eleştirilmiştir. Çünkü Ebu Zeyd, Gelenekçi İslam (Ehl-i Sünnet) anlayışına karşı yenilikçi laik görüşü savunmuştur. İslamcılar, ticaret hayatında bazı menfaatleri zedelendiğinden dolayı Ebu Zeyd’e cephe almışlardır. O, “Kur’ân, kültürel bir üründür” şeklinde maksadını aşan bir ifade kullanmış olsa da bununla ne kastettiğine bakılmaksızın ona “küfür” anlamı yüklenmiştir.
Mehmet Emin Maşalı Ebu Zeyd’i bu şekilde değerlendirirken:
  •  Ebu Zeyd’i âdeta müdafaa eder tarzda bir dil kullanmıştır.
  •  “Kur’ân Kıssaları temsilîdir” ifadesinin “küfür” olduğunu görmezlikten gelmiştir.
  •  Mısır’da hakkında verilen “küfür”le ilgili yargı kararını dikkate almamıştır.
  • İslamcılar” olarak nitelendirdiği kişilerin Müslüman din âlimleri olduğunu unutmuştur.
  •  Kur’an’daki hududullah (helal ve haramlar)’ın o döneme ait olduğu “küfr”ünü değerlendirmeye katmamıştır.
  •  Kur’ân-ı Kerim’in ilâhi ve vahyî olmadığını söyleyenlerin Oryantalistler (kâfirler) ve Oryantalist mukallidleri olduğunu bilmezlikten gelmiştir.
  •  
Sonuç
 
Bir bilim adamının en önemli özelliği “doğru ve dürüst olması”, diğer bir ifadeyle adil olmasıdır. İslam’da Usul ilimlerinde bu “sika” (güvenirlik) kavramıyla ifade edilir. Sika olmayan bir âlimin rivayetleri şaibeli görülür. Dolayısıyla dinî ve beşerî işlerde âdil olmayanın şahitliği kabul edilmediği gibi, din konusunda verdiği hükümlere ise hiç itibar edilmez.
Tavsiyemiz, İstanbul Müftülük makamındaki Mısır’ın Ebu Zeyd fötr şapkası çıkartılıp yerine Osmanlının Ebu’s-Suûd Efendi sarığı konulmalıdır.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
609356 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/dr-c-ahmet-akisik/609356.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT