BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Ayasofya’nın açılışı İslam’da “Modernite” zihniyetine karşı idam fermanıdır

Dr. C. Ahmet Akışık
Facebook
 Dr. C. Ahmet Akışık
 
Fatih Sultan Mehmed Han, hadis-i şerifte medh edilen müjdeye nail olabilmek için Kostantıniyye’yi/İstanbul’u almaya  karar verdi ve sonunda aldı. Zafer nişanesi olarak şehrin en büyük kilisesi Ayasofya’yı camiye çevirerek bir vakıf kurdu. Ayasofya, 1453’ten 1934’e kadar 481 yıl, cami olarak kullanıldı. Minarelerinde ezan okundu, içinde namaz kılındı ve Kur’ân-ı Kerim kıraat edildi. 1934’te Fatih Sultan Mehmet Han’ın vakfiyesi Ayasofya, müze yapılarak, hem Fatih, hem de Müslümanlar cezalandırılmış oldu. Bu mabet, 86 yıl Müslümanların gönlünde “mahzun ve mükedder” olarak ikinci bir Fatih’ini bekledi. Nihayet 10 Temmuz 2020’de bir Cuma günü, “lehü’l-hamd” Allah’ın inayeti ve izniyle vakfiyesindeki şarta dönülerek tekrar “cami”ye çevrildi.
Ayasofya’nın cami olarak hizmete açılışı, bir “Milât”tır. Bu basit bir müzenin cami yapılması olayı değildir.
  • Bu, Batı’nın Osmanlıyı, dolayısıyla Müslümanları idamla cezalandırma vesikasının dünyanın gözü önünde alenen yırtılması hadisesidir.
  • Bu, Batı’nın “İslam’ı müzeye hapsetmeyi sembolize eden heykel”in boynuna ip takılarak yerle bir edilmesidir.
  • Bu, Müslüman Türkleri “yönetim, hukuk, kültür, eğitim” gibi çeşitli alanlarda köleleştirme ve manda hâline getirme planlarının çöpe atılmasıdır.
  • Bu, ülkemizde açıkça ve kripto olarak çalışan fikrî ve dinî etki ajanlarının deşifre olmasıdır.
Şimdi “Ayasofya’nın Açılması”nın ne anlama geldiği konusu, biraz daha geniş açıdan şu başlıklar hâlinde ele alınabilir:
 
1. İslam’ı idam planları
 
Batı’nın “İslam’ı idam” planları parçalanmıştır. Batı, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında İslam alanındaki operasyonlar için İttihat ve Terakki kadro ve zihniyetini kullandı. Belirlenen hedef ve stratejiye göre, İslamî kurum ve uygulamalar, tamamen değiştirilecek, Batı tarzında bir “dinî anlayış”ına geçilecekti. Nitekim öyle oldu.
Buna göre, din okulları kapandı, din eğitimi yasaklandı, “Allah” demek suç sayıldı. Kur’ân öğretenler, sorguya alındı, meşhur ve etkili âlimler asıldı. Ezan, 18 sene aslî şekliyle okunmadı. Şehirlerdeki camilerin bir kısmı yıkıldı, satıldı; bir kısmı da depo ve hayvan ahırı hâline getirildi. Hatta ayakta kalan camilere kiliselerde olduğu gibi müzik ve sıra konulması önerildi. Kur’ân ve dini kitaplar yakıldı, halk, Mushaflarını kurtarabilmek için tuvaletlerde saklar hâle geldiler. Türkçe namaz teşebbüsleri oldu, fakat başarı sağlanamadı. Ancak Yahudi ve Hristiyanlara ve dinî kurumlarına hiç dokunulmadı.
Ayasofya’nın açılması, bu zihniyete bir tepkidir.
 
2. Fikri ajanlar
 
Batı’nın “fikri ajanları” deşifre olmuştur. Batı’nın, özellikle Misyoner Oryantalistlerin İslam dünyasında en büyük düşmanı, Müslümanların dört mezhep şemsiyesi altındaki Ehl-i Sünnet topluluğudur. Bu cemâati dağıtabilmek, çökertebilmek için özel yetiştirdikleri ajanları kullanmışlardır. Bu dini ajanlar, arkeolog ve mühendis olarak değil, dini konularda “derin bir bilim adamı” olarak tanıtılmıştır. Ülkemizde çeşitli şehirlerde ve üniversitelerde konferanslar ve dersler vererek etkili olan üç etki ajanı, Cemalettin Afganî, M. Hamidullah ve M. Tancî’dır. Afganî’nin mason olduğu ve loca kurduğu, Paris’te talebesi Abdüh ile birlikte Ehl-i Sünnet’i imha planları yaptıkları; Hamidullah ile Tancî’nin ise, Müsteşrikler Kongresi üyeleri oldukları müseccel (vesikalarla sabit) ve dünyaca bilinmektedir.
M. Tancî, Ankara İlahiyatta H. Atay ve Mehmet S. Hatipoğlu’nun yetişmelerini sağlamıştır. Ankara’daki 2. ve 3. kuşak Ehl-i Sünnet karşıtı bütün oluşumlar, genelde Atay ve Hatipoğlu’nun eseridir. M.H. Kırbaşoğlu, Ö. Özsoy, İ. Güler, M. Görmez, M.E. Özafşar ve B. Eroğlu gibi Kader ve Hadis inkârcıları ile Kur'ân'da Tarihselciler, hep bu çevrede, fakat Kur’an’ı beşerîleştiren Fazlurrahman’ın rehberliğinde yetişmişlerdir.
Hamidullah ve M. Tancî, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde H. Karaman, B. Topaloğlu, Salih Tuğ ve FETÖ firarisi Suat Yıldırım başta olmak üzere kökten, tavizsiz Ehl-i Sünnet karşıtı bir kadronun yetişmesi ve oluşması için çalışmışlardır. İstanbul’daki 2. ve 3. kuşak Ehl-i Sünnet karşıtı bütün oluşumlar da H. Karaman ve B. Topaloğlu’nun şekil ve direktifleriyle vücut bulmuştur. Sonra bu hareketin yönetici ve sorumlusu, H. Karaman olmuştur.
Bunların hepsi, arkalarına seküler yapıyı alarak Ehl-i Sünnet’e karşı çıkmış, Fatih ve Alpaslan’ın temsil ettiği İslam’a muarız olmuşlardır.
 
3. Ötekileştirme ve ayrıştırma
 
Osmanlı ve Selçuklunun Akâid ve Fıkhını “geleneksel”likle suçlayıp  Ehl-i Sünnet’i savunanlara “ötekileştirme” ve “ayrıştırma” iftirasında bulunanlar, kuvvetli bir “ecdat sillesi” yemişlerdir. Misyoner Oryantalistlerin değiştirdikleri ve deforme ettikleri İslam’ı kendilerine rehber edinenler ve ecdadımız Osmanlı ile Selçukluların İslâmî hayatlarında esas aldıkları “Cumhûr”un Akaid ve Fıkhını savunanlara karşı “ötekileştirme” ve “ayrıştırma” yaftası yapıştıranlar, bundan böyle bu iftiralarını kolay atamayacaklardır. Çünkü Sultan Fatih’in “vakfiye uyarısı” ve Ecdadımızın uyguladığı “dinî hayata yöneliş”, Ülkemizdeki Reformistlerle birlikte bütün Ehl-i Salîp ve sömürü dünyasını sarsmış ve endişeye sevk etmiştir. Ülkemiz halkı, İslam’a kurulan bu imha tuzaklarının ve ecdada karşı beslenen düşmanlığın temelinde İslam’da birliği sağlayan “Sünnî Müslümanlık” olduğunu keşfetmiştir. Batı’nın etki ajanları vasıtasıyla bilimsellik maskesi altında, Müslümanlar arasına nasıl fitne ve ayrılık tohumlarının atıldığı ve “Cumhûr”un temsil ettiği İslam’a nasıl ihanet edildiği artık iyice anlaşılmıştır.
 
4. Diyanet arka bahçe
 
Ehl-i Sünnet karşıtları, fasit ve batıl görüşlerinde zaman zaman “Diyanet”i  arka bahçe olarak kullanmışlardır. İslam’da reform yapmak isteyenler, 1400 küsur senelik İslam’ın Akâid ve Fıkhını beğenmeyenler; Ülkemizde Batı’nın Mason, Mürted ve Oryantalistlerden oluşan İslam’da Islahat ve Yenilik hareketini -Fatih ve Alpaslan’dan öç alırcasına- Müslümanlara dayatmaya kalkmışlardır. Hüseyin Atay’ın “kaderi inkâr” kitabı, Ehl-i Sünnet ve Osmanlı düşmanı Mısırlı Reşid Rıza’nın (Hayrettin Karaman’ın sadeleştirmesiyle) mahut-müseccel eseri ve Seküler temelli “Hadislerle İslam” (Mehmet Görmez başkanlığında, hadislerin Rasülî-Beşerî diye ayıklamaya tabi tutulduğu) komisyon çalışması gibi, İslam’ın Cumhûr itikâdına ters düşen kitaplar, Diyanet’te basılmıştır. Bu ve benzeri çalışmalarda, “dalâlet”, “bid’at” hatta “küfür”, gizlenerek Müslüman kardeşlerimizin temiz inançları, bozulmak ve kirletilmek istenmiştir.
 
5. Camilerde müzik ve oyun
 
Camiler, bir zamanlar müzik, oyun ve dans etkinlikleriyle işgal edilmiş ve kirletilmiştir. Bir FETÖ projesi olan Cami, Sinagog ve Kilise üçlemesinin bir mekânda toplanması, gündemi uzun müddet meşgul etmiştir. Epeyce taraftar da toplamıştır. Hatta Urfa’da Diyanet’in Müftüsünün de iştirakıyla çok dinli nikâh(!) kıyılmıştır.
İşte bundan esinlenen FETÖ zihniyetli bazı din görevlileri, 2009-2014 yılları arasında bazı camilerde oyun ve dans alanları açmaya, tenis masaları koyarak kurslar düzenlemeye başlamışlardı. Elbette bu girişim, Müslüman cemaat tarafından nefretle karşılanmış ve fazla yaygınlaştırılamamıştır. Ancak bu fasit düşünce ve eylemin temelinde Misyonerlik zihniyetinin olduğu bir gerçektir.
 
6. Değerlendirme 
 
Zulüm hiçbir zaman payidar olmaz, ilâ nihaye devam etmez. Bir gün Hak gelir, onu yerle yeksan eder. Bu, âyet ile ifade edilen bir ölçüdür. Ayasofya’nın ibadete kapatılması, İslam’a ve Müslümanlara yapılan en büyük zulümdü. Bu konu, bugün ortadan kalkmıştır.
Ancak diğer bir zulüm ve ihanet, hâlen devam etmektedir. Bu ihanet, ülkemizde bütün dinî kurumları sarmış durumdadır. Bilimselliği ve sekülerizmi kullanmaktadır. FETÖ’nün ihanetinin keşfi de 40 sene sürdü. Dini karakterde olduğu için halk ve birçokları fark edemediler. Fakat konuyu bilenler, çok uyarılar yaptılar. Bu hareketin Misyoner temelli ve dış bağlantılı olduğu ve İslâm’ı tahrip etmeyi hedeflediği yazıldı ve söylendi. Ancak dikkate alınmadı.
Şimdi İslam alanında Üniversitelerde bilimsellik adı altında Kur’ân ve Hadis külliyatını hedef alan bazı çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmalar, Misyoner Oryantalistlerin eser ve kavramları referans alınarak, dinde Reformistler tarafından yürütülüyor. Dört Mezhep uleması ve bunları izleyen bütün âlimler, âdete sanık sandalyesine oturtularak, sorguya çekiliyor. Müslümanların çağdaş olabilmesi ve dünyaya hitap edebilmesi gerekçesiyle geleneksel yapının temsilcisi âlimlerin tamamı suçlanıyor. Bu konuyu daha açık hâle getirebilmek için şöyle diyebiliriz:
Hazret-i Peygamber’in Hadislerine, Sahâbe’ye, Tâbiîn’e, Müctehid âlimlere nefret duyan Oryantalist bağımlısı ilahiyatçıların, elbette İmam A’zam’ın, İmam Şâfiî’nin, İmam Mâlik’in, İmam Ahmed’in, İmam Gazali’nin, Sultan Alparslan’ın, Fatih Sultan Mehmed’in, özetle ecdadımızın “dinî ve ilmî mirası”na sahip çıkmaları, benimsemeleri mümkün değildir. Çünkü bunlar, ruhen yabancılaşmış ve kimlik değiştirmişlerdir. Vatanına ve milletine ihanet eden birinin artık kendi toplum ve insanına sadakati düşünülebilir mi?. 1400 küsur seneden beri hiçbir değişikliğe uğramadan gelen Mukaddes Kur’ân, mevsûk Hadisler ve Müctehid âlimlerce temsil edilen İslam’ı, Ehl-i Kitap çerçevesinde “beşerileştirilen yapay bir İslam anlayışı”na feda etmek, ne ile açıklanabilir? Ancak onlar, böyle bir İslam’ı, daha doğrusu İslamsızlığı savunmaktadırlar.  
Fakat Hakk, bütün haşmetiyle gelmekte ve Batılın putları birer birer yıkılmaktadır.
Bundan böyle Millî (Ecdadımız Selçuklu ve Osmanlının “inandığı, yaşadığı ve savunduğu”) ve Yerli (Ecdadımızın “ruh kökü”ne bağlı ve yabancılaşmaya karşı Müslüman ilim adamlarınca temsil edilen) İslamsana selâm olsun! Sultanü’ş-Şüara’nın ifadesiyle İslam, saf ve pak hâliyle gümbür gümbür geliyor. Çünkü Hakk gelince, batılın zâil olması mukadderdir. Aynı gündüz ve gecede olduğu gibi. Artık gündüzün habercisi şafak, sökmüştür.
 
7. Sonuç
 
Ayasofya’nın açılması ile ülkemizde Müslümanları sekülerize etme/laikleştirme planları, tarihin “Mukaddesat ve Kültür Mirasına İhanet Edenler” çöplüğüne atılmıştır.
Bundan sonra:
İslam’ın katilleri, münafıkları ve reformistleri, boyunlarındaki haçla ve gönüllerindeki Eshâb ve Dört Mezhep düşmanlığı ile Müslümanları aldatamayacaklardır.
Batı’nın özel yetiştirilmiş ajan ve İslam düşmanları, Müslümanların rehberi ve Müceddidi olarak tanıtılamayacaktır.
Bazı İlahiyatlarda bilimsellik maskesi altında, Sempozyum ve Çalıştaylar düzenlenerek Kur’ân tahripliği, Hadis münkirliği ve Geleneksel İslam karşıtlığı kolay yapılamayacaktır.
Yüksek Lisans ve Doktora gibi bilimsel çalışmalar, İslam’ı tahkir ve tezyifte araç ve maske olarak kullanılamayacaktır.
İmam Hatip Liseleri’nde, bazı sapkın dini ideoloji ve Oryantalist fikir sahibi öğretmenlerin faaliyetlerine izin verilemeyecektir.
TV yöneticileri, reyting hesabıyla Reformist ilahiyatçı ve kişileri davet ederek ve konuşturarak, Ecdat ve İslam düşmanlığına ortak olmayı kolay kolay göze alamayacaklardır.
 
8. Öneriler
 
  • Batı’nın, küfür, dalâlet ve bid’at içeren bütün inanç ve uygulamaları tamamen terk edilmelidir.
  • Akâid, İbadet ve İlmî tedrisatta Selçuklu ve Osmanlı model alınmalıdır.
  • Tefsir’de Beydâvî, Celâleyn, Mâturîdî ve Taberî gibi tefsirler, esas alınmalıdır.
  • Hadis alanında Kütüb-i Sitte ve Tis’a gibi mevsuk kitaplarla öğretim yapılmalıdır.
  • Akâid konusunda Nesefî, Taftazânî, Emâlî gibi kitaplar, ölçü alınmalıdır.
  • Fıkıh sahasında Dört Mezhep imamı ve bunlara bağlı Müctehid ve âlimlerin kitap ve fetvaları çerçevesinde ibadetler icra edilmeli ve öğretim yapılmalıdır.
  • Zühd, Takva ve Ahlakî konularda Kuşeyrî, Gazâlî ve İmam Rabbanî gibi Şer’î Tasavvufu anlatan kitaplar, esas alınmalıdır.
 
 
************
 
Ayasofya Camii – İstanbul
 
 
Fatih Sultan Mehmed Han
 
 
Recep Tayyip Erdoğan
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
614480 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/dr-c-ahmet-akisik/614480.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT