BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

İslam’ın, salih bir mü’minde İstediği ve istemediği “çerçeve” özellikler

Dr. C. Ahmet Akışık
Facebook

Dinin rukünlarına ve temel esaslarına tereddütsüz inananlara, mü’min ve Müslüman denir. Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minler, “sâlihler” olarak nitelendirilmiştir. Müctehid âlimler de salih Müslümanların tefrikaya -dalâlete/sapkınlığa- düşmeden dört mezhep imamının ictihadları çerçevesinde bir “cemâat” oluşturmuşlardır. Bu cemâata Ehl-i Sünnet denilmektedir.

 
İslam dini, son semâvî/vahyî bir “hak din”dir. Değiştirilmeden bugüne kadar gelmiştir. Muhammed aleyhisselâm, son Peygamberdir. Bu dinin Allah kelâmı, Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an’da ilâve edilmiş beşer sözü yoktur. Bu dinin rukünlarına ve temel esaslarına tereddütsüz -şüphe etmeden- inananlara, Mü’min ve Müslüman denir. Kur’an-ı Kerim’de Mü’minler, “sâlihler” olarak nitelendirilmiştir. Müctehid âlimler de salih Müslümanların tefrikaya -dalâlete/sapkınlığa- düşmeden Dört Mezhep İmamı’nın ictihadları çerçevesinde bir “cemâat” oluşturmuşlardır. Bu cemâata Ehl-i Sünnet denilmektedir. Sâlih Mü’minlerin hepsi, Ehl-i Sünnet’tir.
İslâm’ın Sâlih Mü’min’de bulunmasını istediği ve istemediği bazı temel özellikleri şu başlıklar altında verebiliriz:
 

İmanda Birlik

 
  •  Allah’a ve gayba iman. Müslüman: Yüce Allah’a zâtî ve subûtî sıfatlarıyla birlikte inanır. Müslüman, O’nun var ve “bir” olduğuna; oğlu, kızı ve dengi bulunmadığına; zamanlı ve mekânlı olmadığına; varlığının ezelî/başlangıçsız ve ebedî/sonsuz olduğuna; mutlak kudret, ilim ve irade sahibi olduğuna; insanı, evreni ve her şeyi O’nun yarattığına; iman, ahiret ve kasas gibi “gayb”e ait konularla ilgili bütün emir, yasak ve haberlerine şeksiz iman eder.
Yahûdilik ve Hristiyanlıkta olduğu gibi Allahü teâlâ’ya oğul ve babalık isnat etmek; İbn Teymiyye’nin dediği gibi Allah’ın mekânlı olduğunu söylemek batıldır.
  •  Meleklere, Kitaplara ve Peygamberlere iman. Müslüman: Meleklerin üstünlük derecesi bakımından Hazret-i Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil başta olmak üzere bütün Melâike-i kiram’a; yüce Allah’ın hidayet rehberleri olarak gönderdiği Rusül ve Enbiyası olan Peygamberlerine; insanların dünya ve ahiret saadetine kavuşmaları için doğru iman ve salih amellerle/ibadetlerle Hakk’a kulluk etmelerini açıklayan Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an ve bütün suhufların hak olduğuna iman eder.
Ancak Müslüman: Kur’an-ı kerim’den sonra bütün ilâhî din ve kitapların yürürlükten kalktığına, Muhammed  aleyhisselâm’ın şeriatı olan İslam’a tabi olmanın farz olduğuna; Yahûdilik ve Hristiyanlığa göre İlâh’a/Tanrı’ya inanmanın batıl ve bu dinlere göre yapılan hayır, hasenat ve ibadetlerin hiçbirinin makbul olmadığına ve fasid olduğuna inanır. 
  •  Ahiret gününe ve Kadere iman. Kabir, Hesap, Sırat, Cennet, Cehennem gibi Ahiret ve Öncesiyle ilgili haberler, tamamen gaybî bilgilerdir. Peygambere ve Kur’an’a inanan bir Mü’min bunlara tereddütsüz inanır. Gayb ile ilgili bilgiler, Kitap ve Sünnet’e dayanır. Bunlarda ictihad yapılmaz. Kader de böyledir. Kader, yüce Allah’ın sır okyanusudur. Bu deryaya  dalan helâk olmuştur. Sahâbe, Ulema ve Mutasavvife, bu konuda “dillerini yutmuşlar”dır. Ancak İslam şeriatının izin verdiği miktarda konuşmuşlardır.
  • Mü’min:  İnsanın, evren ve içindeki bütün varlıkların kayıtlı olduğu Levh-ı Mahfûz’a (Burûc,22); her şeyin Kitab-ı Mübin’de önceden sayılı (kayıtlı) olduğuna (Yâsîn,12); Allah’ın ilminin ezelî olduğuna; varlık âleminde yarattığı her şeyi ve onlarda olan ve olacak bütün fiil ve değişiklikleri önceden bildiğine iman eder. Bütün bunların Hadislerle açıklandığına ve Kader (Müslim, İman 37; Tirmizî, İman 4) ile ifade edildiğine inanır.
Mu’tezile fırkası, Batılı Yahudi ve Hristiyan Müsteşrikler, dünyadaki bütün Ehl-i Sünnet karşıtı Modernistler, Ülkemizdeki Hüseyin Atay, Mustafa Öztürk, Mehmet Okuyan, İsmail Müftüoğlu, Marmara Okulu’na bağlı Hadis Münkiri ve Dinî Çoğulculuk iddiasında bulunanların tamamı, Fazlurrahman taraftarları ve Ankara Okulu zihniyeti temsilcilerinin tamamı kadere Ehl-i Sünnet gibi inanmazlar.
 

Tebliğde Birlik

 
İslam’da yüce Allah’ın Resûlüne bildirdiği “vahy”ini bütün insanlara duyurmak, namaz gibi farzdır. Nasıl namazda yaş, zaman ve mekânla ilgili bazı kayıt ve sınırlar varsa, İslam’ı tebliğde, diğer bir ifadeyle askerî “cihad”da da bazı şartlar vardır. İslam toplumunda cihadı, o toplumun yönetimi, askeri ve ordusu yapar. Yönetimin emir ve talimatlarına göre hareket edilir. Müslümanların Emîr’e -Halife, Hükümdar, Padişah, Han, Hakan- itâat mecburiyeti bulunmaktadır. İnsanlar arasında sulh/barış, huzur ve sükûn esastır. Huzur ve sükûnu bozan, fitne ve anarşi çıkaran cezalandırılır.
Askerî cihadın yanında bir de “mal”, “söz” ve “kalem”le yapılan cihad vardır (Ebû Dâvud, Cihad 18; Sünen-i Ahmed,15785). Bu cihadı her mal ve ilim sahibi, varlığı, gücü, yetkisi ve kabiliyeti nispetinde yapmakla yükümlüdür. Çünkü mal, rütbe, yetki ve ilim, hepsi birer emanettir. Emanete sahip çıkmayan Hak nezdinde sorumludur. Ahirette hesabı vardır. Ecdadımız Selçuklu ve Osmanlıda her mahallede bir Mektep vardı. Her cami de ilim neşreden bir merkez hâline gelmişti. İslam toplumunun başlangıcından Osmanlının sonuna kadar topyekûn İslam Medeniyeti, ilim, medrese, kitap ve kütüphaneyle bütünleşen bir ilim medeniyeti olmuştur.
İslam idaresi; Vahiy, Sünnet, İcma’ ve içtihatlarla kurumsal bir yapıya kavuşmuştur. İslam dini, her konuda kuralları olan nizamî bir dindir. Müslüman, “toplum yöneticisi emir” ve “âlimler”e  tâbi olarak toplumda yer alır, cihad eder ve ilim tahsilinde bulunur.
Müslümanın “Emîr”e ve âlimlere karşı gelmesi, isyan, fitne ve eşkıyalık/terör kabul edilir ve cezalandırılır. Tarihte bunun birçok örnekleri vardır. Osmanlının son senelerinde dünyanın her tarafında Modernist İslamcılar; Ehl-i Sünnet, İcmâ’, İctihad, Müctehid, Müceddid, Müslüman, Kâfir gibi İslam literatüründe olumlu ya da olumsuz olarak yer alan bütün kavramları değiştirdiler. Bu kavramlara Batılı Misyonerlerin istedikleri manaları yüklediler. Vahye, Risalete ve Kur’an’ın ilâhi kelam olduğuna inanmayana da Müslüman dediler. Mason Afganî’yi Müceddid yaptılar. “Tekfir” kelimesini yasakladılar, âdeta tabu hâline getirdiler. Peygamberliğini ilân eden Kâdiyanî liderine kâfir diyemediler. Meallerde bile yüce Allah’ın “kâfir” dediklerine, inkârcılar diye mana verdiler. Ayetlerde Ehl-i kitab’ın “kâfir” oldukları açıklandığı hâlde, makalelerinde, kitaplarında, sempozyumlarda “kâfir” kelimesini telâffuz etmediler. Dini çoğulculuğa inananlar, “zaten sadece hak din, İslam değildir”, inancını hâlen taşımaktadırlar.
 

Amelde Birlik

 
Amel”, kişinin yaptığı ibadet, iş ve davranışı karşılığında kullanılan şer’î bir ıstılah/kavramdır. Daha çok, amel-i salih terkibiyle kullanılır. Salih amellerin başında namaz vardır. Bütün peygamberlerin şeriatlarında Allah’a kulluğu gösteren ibadetler, teabbudî/vahyî/ilhamîdir, diğer bir ifadeyle peygamberin bildirmesine bağlıdır. Onun için insanların türettikleri dinler (Buda, Konfüçyuz gibi), gerçek manada din değildir.
İslam dininde namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetler ile yüce Allah’ın rızasını gösteren bütün hayır, hasenat ve işlerin hepsi, Peygamber aleyhisselâm tarafından mevsûk “sünnetler”iyle açıklanmıştır. Birçok âyet-i kerime’de, “Allah’a itâat ediniz ve Resûl’e itâat ediniz (Nisa,59)” ve ayrıca eğer “Allah’ı seviyorsanız, bana -Resûlüme- tâbi olunuz/uyunuz (Al-i İmran,31) buyrulmuştur.
Ehl-i Sünnet Müslümanları, Dört Mezhep İmamı’na bağlı Müctehid ve âlimlerin fetva ve kitaplarına göre ibadetlerini icra ederler. Sünnî Fıkıhta -bey’ ve şirâ’/alış-veriş, münakâhat, muamelât, miras ve kadın şehadetiyle ilgili- açıklanan bütün hüküm ve fetvaların doğru olduğuna inanır. Çünkü bunların Peygambere tâbi Müctehid âlimlerce âyet ve hadislere dayandırıldığını bilir. Gücü ve bilgisi nispetinde bu hükümleri uygular, asla itiraz etmez. Müctehid âlimlerin firaset ve dirayet sahibi olarak hepsinin Allah’ın dinine hizmet eden mübarek, şerefli ve evliyaullah olduklarına gönülden inanır.
Ehl-i Sünnet âlimlerinin ictihad ve fetvalarına karşı çıkan -Şi’a, Mu’tezile, Havâric, Müşebbihe, Mücessime gibi eski mezhepler ile çağımızda görülen Vahhabîlik, Selefîlik, Dinî Çoğulculuk, Hadis ve Mezhep inkârcılığı gibi- birçok Dalâlet ve Bid’at fırkaları ortaya çıkmıştır. Bunlar, Fırak-ı Dâlle ve bid’a olarak nitelendirilir. Bu dalâlet/sapkınlık fırkalarının çoğu Akâid/iman konularıyla ilgili olmakla birlikte tamamının “amel”e ait görüş ve hükümleri de yanlış ve bozuktur.
Çağımızda yaygınlık kazanan Marmara ve Ankara Okullarınca desteklenen Afganî, Abdüh, Reşid Rıza, Fazlurrahman’nın görüşleri, bire bir C. Brockelmann, İ. Goldziher, L. Massignon, W.M. Watt, R. Paret, L. Massignon, G. H. A. Juynboll  gibi Oryantalist ve Misyoner Oryantalistlere dayanmaktadır. Ülkemizde ve İslam Ülkelerindeki dinde Modernistler, Modernist İlâhiyatçılar, Müctehid İslam âlimlerinin tarafında değil, Batılı İslam tahrif ve tahripçileri olan Misyoner Oryantalistlerin tarafında yer almışlardır. Bunu açıkça yayınladıkları kitap, makale, video ve TV konuşmalarında gururla açıklamaktadırlar. Bunlar arasında Ehl-i Sünnet karşıtı A. Bardakoğlu, M. Görmez, M. H. Kırbaşoğlu, İlhami Güler,  İsrafil Balcı, Adil Çiftçi, Mehmet Azimli, Şinasi Gündüz, M. Mahfuz Söylemez, Hadiye Ünsal gibi Oryantalist bağımlıları bulunmaktadır.
 

Ahlâkta Birlik

 
Salih Müslüman, iyi ahlâk sahibidir. Peygamber aleyhisselâm’ın, Müslümanın ahlâkıyla ilgili bazı hadis-i şerifleri şöyledir:
Müminler birbirlerini sevmekte, acımakta ve korumakta bir vücuda benzerler. Bedenin bir organı hastalandığında diğer organlar da, uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. (Buharî, Edeb, 27)
Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, Müslüman müslümanı (tehlikede ve musibette) terk etmez. Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da onu Kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir Müslümanı(n ayıbını) örterse, Allah da kıyamet günü onu(n ayıbını) örter. (Buhârî, Mezâlim 3) 
Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez, yalan söylemez, onu yüzüstü bırakmaz. Her  Müslümanın, diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. (Resûlüllah kalbini göstererek) takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter. (Tirmizî, Birr 18)
Allah’a yemin olsun ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız! (Müslim, Îmân 93-94)
Kendisi için istediğini (Mümin) kardeşi için istemeyen, gerçekten iman etmiş olmaz (O, kâmil mü’min değildir). (Buhârî, Îmân 7) 
Bizi (Müslümanları) aldatan bizden değildir. (Müslim, Îmân 164)
(İmkânı olduğu hâlde) Mümin kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir. (Buhârî, Îmân 42)
Kardeşinin başına gelen felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle o felâketten kurtarır da, seni onunla imtihan eder. (Bunu unutma!) (Tirmizî, Kıyamet 54)
Din kardeşini güler yüzle karşılamak gibi bir iyiliği, sakın küçük görme! (Müslim, Birr 144)
Küfür, dalâlet ve bid’at inanışlar, kişinin ahlakını da bozmaktadır. Buna bazı düşmanlar sebep olur. Bu düşmanlar, kişinin nefsi, kötü arkadaş ve şeytanın hileleridir. Kötü arkadaşı, günümüzde internet/bilgisayar, cep telefonu ve televizyon olarak düşünebiliriz. Aslında hepsi, birer araç ve vasıtadır. Ancak bunların kullanımı ve içlerindeki programlar, önemlidir. Programların hazırlanma ölçütlerinde, genelde Batı’nın Seküler anlayış, ahlak ve değer yargıları bulunmaktadır.
İslam toplumunda bozulma, İslamî değerlerle, yabancı değerlerin yer değiştirmesiyle başlar. Bunlar arasında yalan söyleme, hile yapma, emanete hıyanet etme, gıybet etme, başkalarını çekiştirme, haset etme, harama el uzatma, başkalarının hakkına tecavüz etme, anarşi ve terör çıkarma, zulmetme gibi ahlâka ve hukuka aykırı davranışlar, yaygınlaşmış durumdadır.
 

Ahirette Birlik

 
Ahirette Müslümanların Hazret-i Peygamberin livâü’l-hamd sancağı altında toplanması, son nefeste iman ile gitmeye bağlıdır. Âlimler ve Evliya dahi son nefesten emin olamamışlar ve korkmuşlardır. Mü’minler, kıyamette, hesapta ve o dehşetli zamanda, başta Resûlülllah olmak üzere bütün Peygamberler, Melekler, Salih Mü’minler, Kur’an, Oruç (Buhârî, Tevhîd 24), Sahâbe-i kiram, Sıddıklar, Şehidler, Evliya, Ulemâ ve yüce Allah’ın iznine kavuşan diğer bahtiyar kişiler, şefâat edeceklerdir. Ahirette Allahü teâlâ “rahîm” sıfatıyla tecelli edip ancak “imanlı olanlar” rahmete kavuşacaklardır. Bütün Mü’minler, çeşitli sıkıntılardan, hatta bazıları Cehennemde cezalarını çektikten sonra derecelerine göre Cennetin çeşitli bölgelerinde sonsuz bir hayatla namütenahi nimetler içinde yaşayacaklardır. Allahümme’r-zukna. Amin...
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
615271 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/dr-c-ahmet-akisik/615271.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT