ZİYNETİ KOCABIYIK

Asgar Rangoonwala, tüketim ürünleri ile tanınan Johnson &Johnson firmasının ilaç grubu Janssen’in Türkiye Genel Müdürü…

Türkiye’nin 2023 hedefleri arasında “milli ilaç üretimi” diye bir kavram var. Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda düğmeye basmasının ardından TÜBİTAK başta olmak üzere çeşitli kurumlar, AR-GE’si de bize ait olan biyobenzer ilaçlar geliştirmek için çalışmalara başladılar. Öte yandan uluslararası ilaç devlerinin önemli hastalıklarda insan hayatını uzatan yeni moleküller geliştirmek için çalışmaları devam ediyor. Her yıl çok sayıda ileri teknoloji ürünü ilaç tedaviye katılarak hastaların hayatını değiştiriyor. Peki Sağlık Bakanlığı’nın “milli ilaç üretimi” hedefi ile ileri teknoloji gerektiren yeni ürünlerin Türkiye’de üretimi fikri birleştirilebilir mi? Teknoloji transferi ile ilaç üretimimiz daha ileri noktalara taşınabilir mi? Bu soruların da cevabını alabilmek için Türkiye’de 16 yıldır faaliyet gösteren Amerikalı ilaç firması Janssen’in Türkiye  Genel Müdürü Asgar Rangoonwala ile buluştuk. Rangoonwala, 2013 yılından bu yana Janssen’in Genel Müdür’ü olarak Türkiye’de bulunuyor ama Türkiye ile tanışıklığı daha öncesine dayanıyor. 2006-2009 yılları arasında yine aynı firmada Türkiye Pazarlama ve Satış Direktörü olarak çalışan Rangoonwala, 4 yıllığına Almanya’ya dönmüş. Şimdilerde yeniden aynı firmanın başında görev yapıyor.
Janssen AR-GE’ye yatırım yapan ve tedavide çığır açan ilaçlar üreten bir şirket. Yakın zamanda tedaviye katılacak yeni ilaçlarla ilgili ‘müjde’ niteliğinde değerlendirebileceğimiz ilaçlar var mı?
Her yıl neredeyse 8 milyar dolarlık bir AR-GE yatırımı yapıyoruz.  Bu 8 milyar içinden birçok yenilikçi diye adlandırabileceğimiz, tedavide çığır açan molekülleri de elde etme şansımız oluyor. Son 3 sene içinde bu nitelikte 4 yeni ürün piyasaya verdik.  Geleceğe bakacak olursak, önümüzdeki sene ölümcül bir kanser türü olan lenfositik lösemi tedavisinde kullanılan yeni bir ürünü piyasaya vereceğiz. Normalde ileri yaşta görülen bir kan kanseri türü olan bu hastalıkta yaşam süresi 3-4 yıl. Bizim geliştirdiğimiz ilaçla sağ kalım süresine 30-35 ay ekleniyor. 2 sene sonra lansmanını yapacağımız yine bir kanseri olan Multipl Myelom hastalığında kullanılan ilaç, son evre hastalarda sağ kalımı 3 yıl uzatıyor. Hastanın hayatını değiştiren bir başka ilacımız da şizofreni hastalığı ile ilgili olarak geliyor. Biliyorsunuz şizofreni tedavisi hayat boyu sürüyor. Hasta düzenli olarak ilacını kullanırsa iyilik hali devam ediyor. Tedaviye uyumu artırmak için aylık iğne şeklinde yapılan yeni bir tedaviyi geliştirdik. Şimdi bu enjeksiyonları 3 ayda bire düşüreceğiz. Yani şizofreni hastaları yılda sadece 4 defa iğne olarak tedavilerini devam ettirecekler. Önümüzdeki 2 sene içinde bu ilaçları piyasaya vermeyi planlıyoruz. Daha sonra hematoloji, onkoloji ve yine bağışıklık sistemi ile ilgili olarak farklı hastalıklarda çözümlerimiz olacak. Bunlar önümüzdeki 1-2 sene içinde çıkacak olan ilaçlarımız. 
Sağlık Bakanlığı yerli ilaç üretimi konusunu sık sık gündeme getiriyor. Siz lokal üretime sıcak bakıyor musunuz? Türkiye’de üretilen ilaçlarınız var mı? 
Tabet üretimimizin yüzde 75’ini Türkiye’de yapıyoruz. Türkiye’deki fabrikalar bunları üretmeye çok ehil. 
40 MİLYON DOLARLIK YATIRIM 
Bağlı olarak tedavide çığır açan moleküllerin Türkiye’de üretimi söz konusu olabilir mi? Bunun için bir teknoloji transferi gerekecektir. Bugünkü şartlarda bu mevcut mu? Bunun gerçekleşebilmesi için ne tür işbirliklerin yapılması gerekli?

Bu elbette aklımızda olan bir konu.  Bunun için onkoloji ürünlerini üreten şirketlerle ve hükümetle temas halindeyiz. Hükümet de böyle bir üretimi istiyor. Şu aşamada bu çerçeveyi oluşturmaya çalışıyoruz. Yani bu ürünleri Türkiye’de üretirsek hükümet bize bir teşvik verebilecek mi,  nasıl desteklenebiliriz ve bu ürünleri üretebilmek için nasıl bir ortak bulabiliriz diye araştırıyoruz. Özellikle kanser alanındaki bu ileri teknoloji ürünü ilaçları üretebilecek 3-4 şirket var ama bu fabrikalara çok yatırım yapmamız lazım. Bu aktif bileşenleri üretecek bir teknoloji henüz Türkiye’de yok. Bunun için teknoloji transferi yapılması ve bütün aktiflerimizi, varlıklarımızı Türkiye’ye getirmemiz lazım.  Burada çok büyük bir yatırım olacağı için teşvik de yapılmasını istiyoruz. Üretimin yapılabilmesi için milyonlarca dolarlık bir yatırımdan söz ediyoruz. Türkiye’de böyle bir yatırım yapmaya kendimizi adamış durumdayız. Seçimlerden sonra artık istikrar da tekrar yerine geldi. Doğru ortağı bulabilir ve teşvik alabilirsek yapılabilir diye düşünüyorum. 
Bu anlamda Türkiye’nin rakipleri var mı?
Türkiye tabi ki, Çin’le, Suudi Arabistan, Brezilya gibi diğer gelişmekte olan pazarlarla rekabet halinde ve açıkçası Çin’deki çerçeve ve iş potansiyeli, böyle bir yatırım yapılması için Türkiye ile karşılaştırıldığında çok daha cazip bizim için. Gerçekten bu aktif bileşenlerin Türkiye’de üretilmesi isteniyorsa uygun fabrikalara yatırım yapılmalı. Bunun dışında bizimle açık bir diyalog içinde bu teşvikleri görüşebilmeliler. Çünkü ilk aşamadan itibaren 30-40 milyon dolarlık bir yatırımdan söz ediyoruz.

ANNESİ ALMAN BABASI HİNTLİ

Asgar Rangoonwala, kırık bir Türkçe ile kurduğu birkaç cümle ile karşıladı bizi… Laf lafı açtı… Konuşurken onun tam anlamıyla bir Türkiye âşığı olduğunu öğrendik. Neredeyse Türkiye’nin her yerini dolaşmış.  Türk insanına bayıldığını söylüyor… Sıcakkanlı, misafirperver, samimi buluyor. Bir Alman’dan bu cümleleri duymak biraz şaşırtıyor tabii bizi. Malum Dünya milletleri içinde Almanlar, genellikle disiplinli, kuralcı, mesafeli olarak bilinirler. Bir Alman olarak Türkiye’de yaşamanın ve çalışmanın zorluklarını sorduğumda “Türkleri çok iyi anlayabiliyorum ve onlara bayılıyorum” diyor. Şaşkınlıkla bakakaldığımı görünce de, “Annem Alman ama babam Hintli, sanırım bu yüzden Türkiye’de hiçbir şey bana yabancı gelmiyor ” diyor…  “Yanınızda Türkçe konuşurken dikkatli olalım, Türkçeyi de sökmüşsünüz anlaşılan” diyorum … Bu konuda mütevazi davranıyor “Ben değil de eşim çok iyi Türkçe konuşuyor. İlk kez geldiğimiz zaman birlikte bir Türkçe kursuna yazıldık. ‘3-4 hafta sonra senin biraz daha derslerine eğilmen, ödevlerini yapman lazım’ diye baskı uygulamaya başladı. 4 hafta daha geçti. ‘Benim için çok yavaşsın ve beni de yavaşlatıyorsun’ diyerek beni kurstan arttırdı. Ben de etrafımdan duyduğum kadarıyla öğrenebildim…” 5 yaşındaki oğlu Tim için durumun daha kolay olduğunu söylüyor… “O henüz öğrenme çağında olduğu için Türkçeyi çok güzel çözdü. Dışarda Türkçe duyuyor, evde Almanca konuşuluyor, okulda İngilizce öğretiliyor. Şimdilik bu üç dil arasında gidip geliyor…”  

TÜRKLER İÇİN AİLE ÖNEMLİ

Türk toplumunda en sevdiği noktalardan birinin aile bağlarına verilen önem olduğunu söyleyen Asgar Rangoonwala, “Ayrıca Türk insanları ülkelerini çok seviyorlar ve ülkeleri için bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bu benim çok hoşuma gidiyor. Aile bağları çok güçlü. Bunu çok seviyorum. Belki de babamın Hintli olmasından dolayı bu kültürü çok daha iyi anlayabiliyorum. Ben Almanların disiplinli, yapısal hayat görüşü babamın hayatı olduğu gibi kabul eden Hintli tarafının birleşmesi sonucu Akdeniz Kültürüne daha yakınım. O yüzden benim için burada yaşamak ve çalışmak çok kolay” diyor. 

HASTAYA SADECE İLAÇ SATMIYORUZ

İlaç firmasının rolünün sadece ilaç pazarlamak olmadığını söyleyen Rangoowala, hastanın verilen tedaviden en üst faydayı sağlaması için gerekli ortama oluşturmak olduğunu ifade ediyor. “Tabii ki yeni ilaçlar geliştirerek bunu hasta ile buluşturabilmek çok önemli. Ancak bu her zaman yeterli olmayabiliyor. Örneğin bizim yoğun olarak çalıştığımız alanlardan biri olan şizofreni alanında hastaların doğru hastaneye gitmesi ve eğitilmesi çok önemli. Hem hastanın hem de ailesinin hastalıkla ilgili eğitilmesi lazım, desteklenmesi lazım. Aksi takdirde akut dönemlerinde  hep hastaneye dönüyorlar. O yüzden Türkiye’de  10 senedir tıp camiası ve hükümetle iş birliği yapıyor ve şizofreni hastalarının daha iyi tedavi görmesini sağlıyoruz” diyor.