İstanbul, 13. defa gerçekleşen Bienal ile bugün vedalaşıyor. Başladığı 14 Eylül'den bu yana kavramsal çerçevesi ve sergilenen bazı eserler birçok yazıya ve tartışmaya konu oldu. Bu yıl "Anne ben barbar mıyım?" teması ile oluşturulan 13. Bienal, iki senedir, kentsel dönüşümün sanat ve siyaset ile ilişkisini irdeleyen çalışmaları seçiyor; bu tür projeler sipariş ediyordu. Ta ki Haziran ayına dek. Nihayetinde Gezi süreci, başlamasına üç ay kala, Bienal'in kavramsal çerçevesine dahil oldu. Henüz sonucu ve etkileri belli olmayan bir toplumsal olayın, iki yıldır hazırlığı yapılan bir serginin merkezine oturması da Bienal'in tartışılan temel noktalarından biriydi.50 yıla yakın zamandır başta İstanbul olmak üzere, Türkiye'deki çok önemli yapıların mimarisini ve restorasyonunu yöneten; 2009 yerel seçimlerinde Ak Parti'nin Kadıköy Belediye Başkan Adayı olan Dr. Mimar Sinan Genim ile birlikte, Bienal mekanlarından Antrepo No.3'ü gezdik. Sergilenen çalışmalardan yola çıkarak güncel sanat, toplumsal hareketler, kentsel dönüşüm üzerine konuştuk.

Bienal'deki eserler üzerinden, siyasi meselelerin sanat yolu ile ifadesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
Sanat kalıcı olduğu, iyi bir şey yapmaya çalıştığı müddetçe anlamlı. Gördüklerimin çoğu, üzerine çalışılmamış, iyi fikirler. Mesela Goldin ve Senneby, Bienal'de sergiledikleri işlerinde "Yatırımları açığa satmak" diyor. Bu, ekonomide de yeri olan, iyi bir fikir. Lakin bu fikri destekleyecek yeterli çalışma yapılmadığı için özensiz, etkisiz bir sonuç çıkmış ortaya. İlk akla gelen fikrin, genelde kötü olduğunu düşünürüm. Zihninizde oluşan fikri geliştirmez, onu bilginizle desteklemez, eksiklerinizi çalışarak tamamlamazsanız, kötü sonuçlar doğabilir.

Gezi sürecinde tartışılan kamusal alan meselesine Bienal'deki çeşitli çalışmalar da yer vermiş.
Kamusal alan orada yaşayan herkese, her şeye ait. Bazısı sokağa çıkmak istiyor. Diğerleri de "Ben böyle bir hali seyretmek istemiyorum" diyor. O halde ne yapmak gerekiyor? Kendinden farklı düşünüyor diye "Sen geri kalmışsın" mı diyecekler? "Acaba biz mi fazla ileri gittik?" diye düşünecekler mi? O olay benim için 3 gün ifade; ondan sonrası terörizm, şehri karmaşaya sürüklemek. Orası giderek zenginleşen, otellerin olduğu, turizm için önemli bir bölge. Ülkenin ekonomik açıdan sıkıntıya düşmesi ile, siyasal iktidarın direnci bir ölçüde kırılır. Böyle bir kaos ortamında ortaya çıkan bozukluklar sonucunda siyasal güç elde etmek amacıyla insanları sokağa çağırmak, bence çıkmaz bir sokak. Bu iş geçmişte de denendi; gelecekte de olacak.

Yaşanan protestolara da atıfta bulunarak şöyle diyor Bienal metninde: "İstanbul'da ve Türkiye'nin kentlerinde deneyimlediklerimiz kesinlikle herhangi bir sergi veya sanat etkinliği ile karşılaştırılamaz boyutta."
Bazı insanlar düşüncelerini sanatsal çabalarla ifade etmek isterler. Bu oldukça doğal. Fakat, toplumu çağın ötesine taşıyacak sanat eserleri üretmek yerine slogan peşinde olmak, kısa sürede tüketilen çalışmalar yapmak, gerçek üreticinin de önünü kesiyor. Düşüncelerinizi beden ya da hareketlerle yaptığınız zaman kamu yönetimi, polis, jandarma müdahale ediyor. Sanat yoluyla yapılan ifadelerde çok fazla müdahale edilemiyor. Sanat bir ifade tarzıdır. Yüzyıllardan beri de böyle kullanılmıştır. 

Bienal'in Gezi ile bir kamusal alan oluşturabilme ve orada buluşup söz söyleyebilme refleksi oluştu fikrine ne diyorsunuz? 
İlk akla gelen fikir olduğu için bence kötü fikir.

İstanbul'daki kentsel dönüşüme dair çalışmalar da yer alıyor sergide. 
Mimarlar yüzyıllarca kalan eserler yapmak isterler. Bütün dünyada çağdaş sanatta, bienallerde benzer sıkıntılar var. Her şey çok çabuk tüketildiği için, herkes modaya uygun meta ve slogan peşinde. Örneğin Christoph Scafer'in çalışmasındaki Bostanorama bölümündeki 'Yedikuleli kent çiftçileri' sözü. Suni bir ifade. Kent, çiftçiliğe müsait bir mekan değil. İstanbul'un nüfusu 500 bin ya da 1 milyonken, Yedikule'de, surların hendeklerinin dolması sonucu zamanla oluşmuş bir bostan vardı. İnsanlar orada üretim yapıyordu. Şu an etrafında o kadar çok trafik ve pis su var ki, bugün orada yetiştirilen ürünlerin tüketilmesi çok sakıncalı. Bu sebeple orada üretim yapanları yüce bir mertebeymişçesine 'kent çiftçileri' olarak nitelemek; slogan peşinde olmak, bundan şahsi prim elde etmeye çalışmak gibi geliyor bana. Bunu da sanat adı altında tarif etmek doğrusu bana ters.

Kentsel dönüşüm tartışmalarının büyük kısmını da rant meselesi kaplıyor.
Rant kötü bir şey değil. Ranta artı değer diye bakıyorum. Artı değer olacak ki insanlar yiyecek, giyecek, barınacak; sağlık ve eğitim alacak. Resim, heykel, sahne sanatları, mimari, müzik, edebiyat artı değer olmazsa olmaz.

Türkiye'de yaşanan kentsel dönüşüm nasıl gidiyor?
İlk aşamada gecekondu problemimiz vardı. Onu önlemek için atılan adımlar çok başarılıydı. Bugün artık bir doyum noktasına gelindi. Şimdi de yıkarak yapmaya çalışılıyor. Artık bu meselede pansuman tedavisine ihtiyaç yok. İyi mimariyle oluşturulmuş, daha uygar yapılara ihtiyaç var. Spor alanları, parklar, hastaneler, okullar, dini yapıları da kapsayan projeler ortaya çıkarmak gerekiyor. Daha Cumhuriyet kurulurken Atatürk, İsmet İnönü "Cumhuriyet şehirleri müze olmayacak" diyor. Bu karar 1920'lerde alınıyor zaten. Dilini, inancını, kıyafetini reddettikleri bir kültürün şehrini de korumamışlar tabii.

Devlet desteği

Devletin sanat çalışmalarını desteklemesine nasıl bakıyorsunuz?
Devlet sanata ideolojik açıdan ya da başka bir düşüncenin ürünü olarak bakmamalı. Böyle düşünüp uzaklaştığında, sanat gibi enstrümanlar çeşitli grupların elinde kullanılır hale geliyor. Diğer kesim de bundan hoşlanmıyor ve geleneksel sanatlara dönüyor; onu da çağdaşlaştıramıyorlar. Bilakis devlet çağdaş sanatı etkili bir şekilde desteklemeli. Gezi'deki gibi tahrip edici olayları düzeltmenin ya da oradaki kaybın maliyeti Bienal gibi etkinliklerin bütçesinin bin misli. Böylece insanlar reaksiyonlarını öyle göstereceklerine resim, sanat, fotoğraf, video ile çok daha uygarca, hoş mekanlarda, herkesin kabul edeceği şekilde ifade edebilir. SBienaller, bu tür faaliyetler protesto mekanlarıdır zaten.


 

Röportaj
Esra DEMİRKIRAN