BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Tebliğ Edilen İslam’a Karşı “Dinde Reform” ve Temsilcileri

Dr. C. Ahmet Akışık
Facebook
Dr. C. Ahmet Akışık
 

Tâbiîn ve sonraki dönemlerde Hazret-i Peygamber’in varisleri olan Müctehid âlimler, İslam dini’nin özellikle Akâid ve Fıkıh’la ilgili rükûn ve esaslarını tespit ederek açıklamışlardır. Ancak çeşitli sebeplerle bu esasları kabul etmeyen veya bunlara ters düşen fırka ve oluşumlar ortaya çıkmıştır. Hadis-i şeriflerde beyan edildiği şekilde bunların, İslam’ı yanlış anlayan, bozan ve nakleden hizipler ve gruplar olduğu bilinmektedir.

Ehl-i Sünnet uleması’nın hadislere dayanarak “bid’at ve dalâlet” grupları olarak nitelendirdikleri bu “itikâden ve amelen sapık fırkalar”, zamanımızda çeşitli isimler altında Müslümanların iman ve ibadetlerini değiştirmeye, yanlış tanıtmaya ve “bozuk ve batıl itikatları”, İslam gibi göstermeye çalışmaktadırlar.

Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:

Vahhâbîlik ve Selefîlik

Vahhâbîlik, köken itibariyle İbn Teymiyye’nin Cumhûr’a karşı çıkan inanç ve görüşlerine dayanmaktadır. İbn Teymiyye, “Dört Mezhep” imamının Akaid esaslarına aykırı olarak, yüce Allah’ın sıfatlarını yanlış tanıtmış ve mekândan “münezzeh” olan Allah’a mekân “tecsîm/cisimlendirme” isnadında bulunmuştur. Bundan dolayı da hapsedilmiştir.

M. İbn Abdülvahhab, bilhassa İngilizlerin idaresinde olan Müsteşriklerin emir ve komutasında Osmanlının temsil ettiği “Sünnî İtikad”a karşı, sonradan dinî literatürde Vahhâbîlik, bazan da Selefîlik olarak yer alacak bir “red hareketi” başlatmıştır. Bu hareket, ihya, ıslâh gibi dünyada yeni dinî görüşlerin ve Modern İslamcılığın temelini oluşturan “sapkın bir ideoloji” haline gelmiştir. Bunun da temelinde Dört Mezhep imamı başta olmak üzere Cumhûr ulemâyı red ve Eshab-ı kiram’ın bildirdiği imana sahip bütün Müslümanlar’ı “tekfir” vardır. Ayet-i kerimelerde bütün Mü’minler, Allah’ın “evliya”sı olarak açıklanmaktadır. Mü’min, mü’mini sevmek mecburiyetindedir. Çünkü her Mü’min kalbinde “Allah’a iman nûru”nu taşımaktadır. Namazda Mü’min, Ka’be’ye dönerek namaz kılar. Bu Ka’be’ye tapmak değildir. Vahhâbîler, diğer adıyla Selefîler, evliyayı sevmeyi, onlara hürmeti, “şirk” olarak iddia etmektedirler. Sözde bu, “tevhid” adına yapılmaktadır. Sakın bu, Batı’nın oluşturduğu Yahudi ve Hristiyanların birliğini temsil eden bir “evanjelist tevhid” olmasın! Çünkü inandıkları bu “tevhid”i nedense hep gerçek tevhîd ehli Müslümanların iman ve fiillerine karşı kullanıyor, fakat Batı’nın “ibnüllah/Allah’ın oğlu” gibi küfür inanç ve eylemlerine karşı kullandıkları hiç görülmüyor.

Mezhepsizlik

Mezhepsizlik, Vahhâbîliğin bir türevi olarak kullanılmaktadır.  Vahhâbîler, bir bütün olarak Hanbelîliği kabul etmezler. Fakat resmiyette Hanbelîyiz derler. Diğer üç mezhebe karşı bir meşrûiyyet sağlamak amacıyla böyle davranırlar. Her iki akım bağlılarında Müctehid âlimler ve Mezhepleri red vardır. İsterler ki, mezhep imamına değil, halk, kendilerine bağlansın ve kendi fasit görüşlerini benimsesin. Yabancı ideolojilerin temsilcileri de Müslümanların tefrikaya düşmeleri için devamlı aleyhte fikirler üretir ve yerli mezhepsizlere destek verirler. Fakat bir türlü sonuca ulaşamazlar. İşte bu konuda en büyük engelin Mezhepler olduğunu açık olarak görürler. Bilirler ki, Mezhepler, İslam ümmetinin dini birlik ve beraberliğini sağlayan en kuvvetli harç ve unsurdur.

Ancak Dört Mezhep kavramı yüzyıllarca İslam coğrafyasında ve Müslümanlar arasında o kadar yayılmış ve olumlu bir algı bırakmıştır ki, bu mezheplerden birinde olmayan, adeta dinin dışına çıkmış gibi sayılır. Üstelik dine karşı olanların bu Dört Mezheb’e karşı oldukları da görülünce, halkın bu olumsuz algısı tamamen perçinleşmiş olur. Onun için İslam’da Modernistler, “mezhepsizlik” kavramından pek hoşlanmaz ve genelde bunu kullanmazlar.

Efganî, Abdüh, R. Rıza, Mevdudî ve Hamidullah gibi belli başlı Modernistler, Mezheplere karşı oldukları gibi Mezhep İmamlarınca tedvin olunan Akaid, Fıkıh, Tefsir, Ahlak ve Siyer kitaplarına da karşıdırlar. Bunlardan eleştiri dışında referans göstermeyi basitlik ve “zül” addederler.

Ülkemizdeki “Ehl-i Sünnet karşıtları”nın hiç biri, Dört Mezhepten birini kabul etmez. Üstelik bütün mesailerinde temel hedefin, Dört Mezhep imâmı, âlimleri ve onların eserleri ve bildirdiklerinin tenkidi olduğu gözlenir.

Mealcilik

Mezhepsizliğin kamüfle edilmiş, başka bir ifadeyle gizlenmiş şeklidir. Hedef, Akâid ve Fıkıh âlimlerini devreden çıkarmak, özellikle Fıkıh’la irtibatı kesmektir. Diğer bir hedef de İslam’ın doğru anlaşılmasını sağlayan Ehl-i sünnet âlimleridir. Herkes eline bir meal alıp dinini ondan öğrenecektir. Yüzyıllar boyunca Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bir çığır olarak Meal Okuma “Mealcilik” görülmez. Böylece bu hareket, bir âyetin manasını öğrenmek için Meal ve Tefsirlere bakmak değildir. Eğer öyle olsaydı, hiçbir Ehl-i sünnet âlimi, Tefsir yazmazdı. Bu akım, 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başlarında Mısır’da ıslâhat adıyla İslam’da Reform hareketinin başlamasıyla Ülkemize gelmiştir.

Aslında Mealcilik, bir Misyoner Oryantalist hareketidir. 16. Yüzyılda Papalığa ve Kilise’nin baskıcı tutumuna karşı ortaya çıkan Reform hareketinin bir uygulamasıdır. O tarihte Hristiyanlık reforma tabi tutulmuştur. İncil tercüme edilerek halka sunulmuştur. O zamana kadar ruhban sınıfı, İncil’i tekellerine almıştı ve halkın İncil’i öğrenmesine mani oluyorlardı. Hatta para karşılığında günahlar affediliyor ve cennete girme vesikaları veriliyordu.

Misyoner Oryantalistler, bu vahim durumu, İslam’da ve Müslümanlarda da uygulamaya kalktılar. Halbuki İslam’da bir kere Ruhban sınıfı yoktur, âlimler sınıfı vardır. Alimlerin Müslümanların günahlarını affetmeleri şöyle dursun, Hazret-i Peygamber’e dahi böyle bir yetki verilmemiştir. Ahirette dahi şefaat, yüce Allah’ın iznine bağlıdır. Kur’an-ı Kerim’in açıklanması hiçbir zaman sınırlandırılmamış, İslam’ın başlangıcından itibaren Tefsir hareketi devam etmiş ve halka sunulmuştur. Gizlilik yoktur. Kütüphaneler, çeşitli dillerde yazılmış Tefsir kitaplarıyla doludur. İşin tuhaf yönü, Müslüman ülkelerindeki Modernistler, kendilerini o kadar Misyoner Oryantalistler’e kaptırmış ve akıllarını o kadar devre dışı bırakmışlardır ki, âyetlere ve açık belgelere rağmen bu gerçekleri görmemiş ya da bunlara inanmamışlardır. Bu tutumlarıyla Münafıklar’a ne kadar da benzedikleri görülmektedir. Ayetlerde Münafıklar’ın “hidayeti/imanı verip dalâleti/küfrü aldıkları” ve  hakikat karşısında “sağır, dilsiz ve kör oldukları” açıklanmıştır (Bk.Bakara,16 ve 18).

Hadis İnkârcılığı

İslam ilimlerinde ikinci derecede kaynak, Hadislerdir. Hadis-i şerifler, Peygamber aleyhisselâm’ın sözleridir. Hazret-i Peygamber, yüce Allah’ın Peygamberidir. Allahü teâlâ, dinini tebliğ için peygamberler göndermiştir. Son Resûl olarak da Muhammed aleyhisselâm’ı seçmiştir. Ona Kur’an-ı kerim’i vahyetmiştir. Cebrâîl aleyhisselâm, iki kere aslî şekliyle ve diğerlerinde insan şekline bürünerek Peygamber efendimize gelmiş, Kur’an âyetlerini tebliğ etmiş ve İslam’ın nasıl uygulanacağını talim buyurmuştur. Cebrîl-i Emin’in öğrettikleri dahil vahiy ve ilham yoluyla kendine bildirilenleri yeri ve zamanı gelince açıklamıştır. Hadis külliyatı bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bunlar, sahâbe-i kiram ve tâbiûn başta olmak üzere diğer râvilerce kurallarına uygun olarak nakledilmiştir. Sonra nakledilen bu rivayetler, Muhaddis âlimlerce kitaplaştırılmıştır.

Muhaddis âlimlerin dereceleri vardır. İmam (20 bin), Hâfız (100 bin), Huccet (800 bin) ve Hâkim (800 binin üzerinde) hadisi metin, senet, cerh ve ta’dil bakımlardan bilen (ezberleyen) kişiler, bu unvanlara sahiptirler.

İslam dünyasında ve ülkemizde Hadis İnkârcılığı, Modernizm’in ilk basamaklarından biridir. Üniversitelerimizde bu inkârcılık, adeta moda haline gelmiştir. Misyoner Oryantalistler de bunun üzerinde çok durmakta ve kitaplarıyla bu inkârcılığa destek vermektedirler. Çünkü İslam dini hadislerle açıklanmaktadır. Kur’an-ı kerim’in tefsirinde Hadis, ilk kaynak olmaktadır. Onun için Misyoner Oryantalistler, İslam’ı “tahrib ve tahrif”e hadislerden başlamışlardır. Önce askeri tabirle topçu atışları mesabesinde olan Fıkıh ve Siyer üzerinde taciz atışlarıyla “şüpheler uyandırarak” İslam’ı zayıflatma çalışmaları yapmışlar ve arkasından Hadis üzerinde yoğunlaşmışlardır. Çünkü Hadis, şâibeli hâle gelince, İslam’da “emir ve komuta” karargâhı zaptedilmiş demektir. Modernist İslamcıların hedef ve amaçları da budur! Onun için bizde ve İslam dünyasındaki Modernistlerin bütün dini referansları, Misyoner Oryantalistler’in fikir ve eserlerine dayanmaktadır.

Bizdeki Hadis inkârcılarından bazıları şunlardır: Çalışma alanı hadis olan Mehmet Görmez, alanı Felsefe olan Caner Taslaman, alanı Edebiyat olan M. Nur Doğan. Ehl-i Sünnet karşıtı bütün Modernistler, ülkemizde ve dışarıda hepsi hadis inkârcısıdır. Hepsi, Oryantalist bağımlısıdır.

Kur’an’da Tarihsellik

Kur’an’da Tarihsellik, bir Müslümanın telâffuz edeceği ve inanacağı bir kavram değildir. Tamamen Oryantalizm merkezli bir Vatikan ürünüdür. Bu kavramın çeşitli tevilleri yapılsa da Martin Luther benzeri Kur’an’ı, ilâhî kelâm olmaktan çıkarmayı hedef almaktadır. Kıssalardan tutunuz, vahy’e, Kehf suresindeki Hazret-i Musa - Hızır’a, Nisa suresindeki Miras’a ve Tevbe suresindeki Cihad’a varıncaya kadar içte ve dışta bu konularla ilgili bütün fikir, iddia ve itirazlar, açık küfür ifade etmektedir.

Böylece Hadis inkârcılığından sonra ikinci etap olan Kur’an’da Tarihselliğe geçilmiştir. Bu teşebbüsle İslam’ın kitabı hükümsüz hale getirilmiş oluyor.

Fazlurrahman ile bütünleşen bu akımın Ülkemizdeki temsilcilerinden bazıları şunlardır: Mustafa Öztürk, Ömer Özsoy, İlhami Güler, M. Hayri Kırbaşoğlu, Hakkı Yılmaz, Alparslan Açıkgenç, Hadiye Ünsal ve diğerleri.

Kur’an Müslümanlığı

Kur’an Müslümanlığı akımı, İslam’ı “tahrip ve tahkir”de artık son üçüncü etaptır. Bu kademede ne dinin Peygamberi, ne de o dini açıklayan Mezhep ve âlimler vardır. Hepsi reddedilmektedir. Kur’an sadece bir suret ve lâfız olarak kabul edilmektedir. Onunla ilgili bütün unsur ve bağlar, saf dışı edilmiştir. İlâhî bir yönü bırakılmamıştır. Sanki o Kur’an, Hazret-i Peygamber’e inmemiştir. Sanki onu Sahabe, Tabiîn ve diğer İmamlar nakletmemişlerdir. Sanki o Kur’an, gökten her şeyi inkâr eden Modernistler’e inmiştir. Kendilerine kadar ulaşan bir vasıta ve bağ yoktur. Aklı başında beş yaşında bir çocuğa bunları söyleseniz, “Bu kişi deli midir?” der. Fakat küfür, tercih meselesidir. Bazıları şükrü (imanı), bazıları da küfrü seçer. (Bk. İnsan/Dehr,3)

Bu akıma kapılanların anahtar argümanları “Uydurulan din - Kur’an’daki din” sloganıdır. Hazret-i Peygamber’e indirilen ve Sahabe, Tabiîn ve diğer Müctehid âlimlerce zamanımıza kadar gelen İslam, “Uydurulan İslam” imiş. Gerçek İslam, “Kur’an’daki din” imiş. O zaman insana sorarlar, o Kur’an, sana nasıl ulaştı? Onu kimler getirdi? Ayette buyrulduğu gibi Peygamber”in dini açıklama “tebyin” görevi (Bk.Nahl,44) vardır. Buna ne diyeceksin? İnanmıyorsan sana ne denir? Hiç şüphe yok ki, âyete inanmayanın hükmü, açık ve bellidir: Küfür! Bizler bunları, böyle açıkça yazıyoruz ki, gençlerimiz ve halkımız, Müslüman görünümlü Münafık ve kripto Kâfirlere imanlarını kaptırmasınlar.

Bu akımın ülkemizdeki ilk fanatik savunucusu Yaşar Nuri Öztürk idi. Hayatını deizm, deizm diyerek sonlandırdı. Onu Ömer Özsoy, İlhami Güler, M. Nur Doğan, İhsan Eliaçık, Mustafa İslamoğlu ve diğerleri takip etti.

Deizm ve Fideizm

Deizm’in kökeni 16. ve 17. Yüzyıla kadar dayanır. Batı’da doğan bir kavramdır. Batı düşünürlerinden bazıları, Hristiyan kutsal metinlerinden (vahiy, İsa-Mesih gibi) şüphe duyduklarından böyle bir kavrama sığınmışlardır: “Biz Tanrı’ya inanıyoruz, fakat Kilise’nin din olarak önümüze koyduğu metinlere güvenmiyoruz.” demişlerdir. Dolayısıyla bu akımda bir ”ibadet etme” mükellefiyeti de söz konusu değildir.

İslam dininde böyle bir kavramın yeri elbette yoktur. Ancak Misyoner Oryantalistler, “Mezhep imamları da İslam’ı değiştirerek ve ona ilâveler yaparak, siz Müslümanların önünüze koymuşlardır.” iftirası ile gençlere, özellikle İmam Hatip Liselilere bunu pazarlamaya kalkmışlardır. Bu konuda epeyce mesafe de almışlardır. Duyumlar, ateşin bacayı sardığını göstermektedir.

Ülkemizdeki kitaplı temsilcisi Yaşar Nuri Öztürk’tür.

Fideizm de Batı menşelidir. Salt “inanma”yı ifade eder. Bu inanmanın temelinde her hangi bir din olabileceği gibi, aklın ürünü bir düşünce yumağı, aile kültürü, örf ve adetlere bağlı bir inanç sistemi de olabilir.

Ülkemizdeki temsilcisi Mustafa Öztürk’tür.

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
611793 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/dr-c-ahmet-akisik/611793.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT