BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Bozkurt Efsanesi ve Türk’ün atası Oğuz Kağan

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
 
17. asır Çağatay Türkçesinde kendisi “Tanrı taâlâ” diyen Ebülgâzî Bahâdır Han, Oğuz’un “Allah Allah” dediğini nakletmiştir. Çünkü Allahü teâlânın adı vahyî dinlerde Tevrat’ta ve İncil’de hep Allah’tı. Arş’ın iki ayağından birinde Allah, diğerinde Muhammed (aleyhisselâm) yazılı idi.  
 
Bozkurt belki çok eski zamanlarda Türklerde bir totemdi. Türkler, ana yurtlarında kurda önce “tanrı” diye tapmışlar, sonra kendilerinin bozkurt soyundan geldiklerine inanmışlardır.
 
Moğollara Türk demek, ırk bilimiyle bağdaşmaz.
 
 
Bir kavim coğrafi mekânda ne kadar yer değiştirirse, sosyal hayatı da o kadar değişken olur. Bunların başında dinî unsurlar, nüfus değişkenliği, savaşlar gelir ve bunlar yeni bir kültür coğrafyası doğurur. Çin, Yunan, Fars, Arap milletlerine baktığımızda bunu daha iyi anlarız. Bu kavimler sabit-mekân ve savaşları nispeten dar alanda olduğu için destanları az, kültürleri homojen ve dinleri sosyal vahiy dışı dinlerin seyri dâhilinde olmuştur. Makedonyalı Filip’in Türkistan’a gidişi belki o devrin en büyük hadisesidir. Aristo’dan dersler alıp Diyojen’le tanışan bu Genç Kral, dünyanın yarısına hükmetmiş ve Türklerin “Şu” destanına bile konu olmuştur.
Türkler dünyanın en fazla yer değiştiren, farklı kültür ve dinlerle temas eden nadir milletlerdendir. Nerede yerleşip, nereden ve nasıl çoğaldılar, türlü kaynaklardan edindiğimiz bilgilerle konuya açıklık getirmeye çalışalım…
 
İLK “TÜRK”…
 
Hazret-i Nûh alehisselâm, kavmi isyankâr olunca vukû bulan “tufan”dan sonra gemisiyle Musul yakınlarında Cûdi denilen dağa çıktı. Gemiden çıkan insanların hepsi öldüler. Hazret-i Nûh, üç oğlu ve üç gelini iyileştiler. Nûh aleyhisselâm üç oğlunu başka yerlere gönderdi. Hâm adlı oğlunu Hindistân’a, Sâm’ı Îrân’a, Yâfes’i de Kuzey Kutbu tarafına gönderdi. Yâfes’e bâzıları peygamberdi demişler, bâzıları buna katılmamışlardır. Sonra babasının emri ile Cûdi dağından İtil Yayık suyunun yakasına geldi. Sekiz oğlu vardı. Çocukları daha da çoğaldı. Onların adları Türk, Hazar, Saklap, Rus, Ming, Çin, Kimeri ve Târih’ti… Yâfes ölümünden önce Türk’ü yerine oturtup çocuklarına dedi ki: Türk’ü kendinize pâdişâh bilin ve onun sözünden çıkmayın…
Türk çok akıllı ve çok edepli idi. Çok yerler gezdikten sonra bir yeri beğenip orada durdu. Burası Isıg Köl’dü. İlk çadırı (otağ) o kurdu. Türk, ölümünden evvel dört oğlundan “Tütek”i yerine vekil bıraktı. Yemeğe tuz koymak ondan kaldı.
Alınca Han’ın ikiz oğlu oldu. Onların adları “Tatar ve Moğol” idi. Alınca Han’ın büyük oğlu Kara Han’ın büyük hatunundan bir oğlu oldu. Üç gece gündüz anasını emmedi. Her gece o oğlan anasının rüyâsına girip;
-Ey ana Müslümân ol! Eğer Müslümân olmazsan ölürsen ölürüm, senin memeni emmem, demişti. Anası oğluna kıyamadı ve Tanrı’nın birliğine îmân etti. Sonra oğlu memesini emdi. Anası bu hâdiseyi sakladı. Dolayısıyla Türk halkı Yâfes’ten Alınca Han zamanına kadar Müslümân idi. Alınca Han zamanında zenginleşen halk yaratıcıyı unuttu ve kâfir oldu. Kara Han zamanında kâfirler öyle azgınlaştılar ki babasının Müslüman olduğunu öğrense oğlu babasını; babası oğlunun Müslüman olduğunu öğrense oğlunu öldürürdü.
Kara Han oğlu bir yaşına gelince ona ad vermek için meclis topladı, fakat oğlan bir yaşında, “Benim adım Oğuz’dur” dedi. Toydakilerin hepsi şaşırdılar. “Bu çocuk bu yaşta konuştuğuna göre bu ulu devletli bir ve uzun ömürlü olacaktır” dediler.
Oğuz’un dili açılıp konuştuğunda “Allah, Allah” der gezinirdi. Onu işitenler dediler ki: Çocuktur, dili dönmediğinden ne dediğini bilmiyor. Allah kelimesi Arapça olup Moğol’un hiçbir atası Arap dilini işitmiş değildir. Oğuz’u Tanrı taâlâ anadan doğma velî yaratmıştı; onun için gönlüne ve diline kendisinin adını getiriyordu. (Ebü’l-gâzî Bahâdır Han, Şecere-i Terâkime-Türklerin Soy Kütüğü, Hazırlayan Muharrem Ergin, ss. 22-26 Tercüman 1001 Temel Eser, 33 İstanbul.)
Dikkat edilirse 17. yy. Çağatay Türkçesinde “Tanrı taâlâ” diyen Ebülgâzî Bahâdır Han, Oğuz’un “Allah, Allah” dediğini nakletmiştir. Çünkü Allahü teâlânın adı vahyî dinlerde Tevrat’ta ve İncil’de hep Allah’tı. Arş’ın iki ayağından birinde Allah diğerinde Muhammed “aleyhisselâm” yazılı idi.   
 “Yâfes, Nûh aleyhisselâmın üç oğlundan biridir. Çin, Rus, Slav ve Türkler bunun soyundandır. Yâfes, beş yüz yaşında suda boğuldu. Binlerce torunu Asya’ya ve o zaman mevcut olan kara yolları ile Okyanus Adalarına yayıldılar. Sonra gelenler Nûh aleyhisselâmın ve Yâfes’in dînini unutarak yıldızlara, güneşe ve putlara tapınmaya başladılar.” (Tam İlmihâl, Seâdet-i Ebediyye”, Hazırlayan Hüseyn Hilmi Işık, S. 1189, İstanbul, 2009) Adı geçen Seâdeti Ebediyye eserinde Oğuz Han “rahmetullâhi teâlâ aleyh” şeklinde yazılmıştır.
“Tevrât’ın muhtelif yerlerinde Yâfes’in adı geçer.” (Türk Ansiklopedisi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1985, s.4689.)
Yâfet (Yâfes) İbrânî Peygamberi, Nûh’un oğlu Hâm ve Sâm’ın kardeşi.” (Meydan Laorusse, Meydan Gazetecilik Şti, s.686, İstanbul, 1973)
Hazret-i Nûh nice yıllar kavmini tevhîde (Allah’ın birliği inancına) davet eyledi. Yalnız oğulları Sâm, Hâm ve Yâfes ile zevceleri ve diğer pek az kimseler îmân edip, sâiri kulak asmadı… Kabâil-i Türk’ün babası Yâfes’ti. (Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, ve Tevârih-i Hulefâ c I . ss. 18-19, İstanbul, 1969.)
Burada iki noktayı belirtmekte fayda var: Birincisi, Yâfes Meydan Laurusse’da İbrânî Peygamberi olarak gösterilmiş. Başka bir yerde böyle bir kayda rastlayamadım. Kaldı ki Yâfes, babası Nûh aleyhisselâm tarafından Kuzey Kutbu tarafına gönderilmiştir. Kısas-ı Enbiyâ’da da “Türk kabîlelerinin babası” diye geçer. Ayrıca Yâfes’in Tevhid dînine inanmasına rağmen, peygamberliğine dâir bir kayıt yoktur. İkinci önemli nokta Oğuz Kağan için bir ilmihâl kitabında “rahmetullâhi teâlâ aleyh” ifadesine ilk defa rastladım. Seâdet-i Ebediyye’de Türk’ün atasına bu şerefli ifadeyi bırakan muhterem Hüseyin Hilmi Efendi’ye rahmetler diliyorum.
 
MOĞOL VE TÜRK FARKI
 
En Eski Altay Devri’nde Türk-Moğol, Mançu-Tunguz akrabalığı ve dil birliği vardı. Mîlâttan önceki dönemlerde Moğollar Türklerle temasa geçmişlerdir. Bir kısmı Türkleşmiş ve Türklerde Mongoloidlik başlamıştır. Çok az olmakla birlikte Türklerden de Moğollaşanlar olmuştur.
Cengiz Han, Göktürk Hanedanından inmiş, Moğollaşmış bir Türk prensi olup, bir Moğol kabilesinin beyi idi. Müslüman olmayan Türkleri etrafında toplayarak eski Türk hakanlarının teşkilâtlanmasını örnek almış ve Çin’i fethetmeye kalkmıştır. 1215’te Pekin’i (Hanbalık) alarak Müslüman Türk illerine saldırdı. Asya’dan Doğu Avrupa’ya atlayarak dünyanın büyük bir kısmına hâkim oldu. Gaddar, zalim ve tedhişçi ama mükemmel bir teşkilâtçı idi. Moğollara artık Türk demek ırk bilimiyle bağdaşmaz. Aralarındaki bazı kültür farklarına göz attığımızda bunu daha iyi anlarız:
Moğollar domuz besleyip yedikleri hâlde Türkler İslamiyetten evvel de domuz yemediler. Türklerde bakirelik çok önemli olduğu hâlde Moğollar bu konuya pek değer vermezlerdi. Moğollar misafirlerine gece kendi kadınlarını ikram ederlerdi. Bu çirkin âdete hiçbir eski Türk kavimlerinde rastlanmamıştır. (Jean Le Roux, “Türklerin Tarihi”) Moğollar zevk için kan dökerler, Türkler ise düşmanlarına bile asla zulmetmemişlerdir. Moğollar Şamanist iken, Türkler “Kök Tengri” dinine inanıyorlardı.
Bugünkü Moğolistan ise tamamen bir Türk yurdu idi. Göktürk Âbideleri’nin Moğolistan’ın Orhun Vadisi’nde olması bunun en büyük delilidir. 940 yılında doğudan gelen Moğollar, zaten Moğolistan’ı terk etmeye başlayan Türklerin hepsini Türkistân’a sürerek ülkeyi tamamen Moğollaştırdılar. (Age.Türk Ans. S, 4690)
 
BOZKURT EFSÂNESİ
 
Eski devirlerde tevhîd dininin dışında kalan topluluklar dalâlet içinde tabiata, hayvanlara ve bitkilere tapıyorlardı. Bunlar, zamanında tapılan bir totem, sonra bir mit veya rehber olarak kabul edilmişlerdir. Bu meyanda Almanya kara kartalı; Çin pandayı; Rusya ayıyı; İngiltere aslanı; Fransa horozu; Avustralya kanguruyu; Yeni Zelânda kivi kuşunu; Hindistan kaplanı; Türkler ise bozkurtu totem veya sembol olarak kabul etmişlerdir. Toteme tapılır fakat ilâh olarak kabul edilmez; eti yenmez, bitkisi koparılmazdı. (Prof. Dr Hikmet Tanyu, Totem, Totemizm, ve Tabu Üzerinde Yeni Araştırmalar, ss, 1-18)
Böri Tigin / Bor Çigin, Cengiz Han’ın oğlu Börü’dür. Bozkurt belki çok eski zamanlarda Türklerde bir totemdi. Hunlar zamanında bir töz (kök, asıl, temel), Göktürkler zamanında bir semboldü. Türeme, soyu yok olmaktan kurtarma ve kılavuzluk etme hususunda, Türk efsaneleri ve destanlarında kurdun ortak noktası “tanrısallığı”dır. Türkler ana yurtlarında kurda önce “tanrı” diye tapmışlar, sonra kendilerinin bozkurt soyundan geldiklerine inanmışlardır. Bozkurt başlarda Türklerin totemidir. Göktürkler ve Uygurlarda kurt ata iken, Oğuzlarda erkek bozkurt bir millî kılavuz olarak görülmüştür. Eski Türklerde kutsal olduğuna inanılan kök (gök) Tanrı’nın isimlerinden biri olarak düşünülmüştür. Dolayısıyla “böri”nin “kök” ile beraber kullanılması, ona kutsiyet verildiğinin işaretidir. (Zekiye Tunç, Yıldız Akbulut Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, c.3, s. 1ss, 81-83/ Zeki VelîdToganBozkurt Efsânesi, Türkler Ansiklopedisi, III, s. 981)
Oğuz Kağan Destânı’nda Oğuz’un beylere ve halka yaptığı konuşmasında “Kök böri bolsungıl uran” (bozkurt sesi bize savaş narası olsun) der. Türkler bu sesle düşmanı korkutmuşlardır. Yine Oğuz Kağan Destanında, Oğuz’un çadırına güneş gibi bir ışık girdi. Işıktan gök tüylü gök yeleli bir bozkurt çıktı ve Oğuz’a “Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun. Ey Oğuz, senin önünde ben yürümek istiyorum” der. Burada bozkurtun, Oğuz Kağan’ın karşısına kutsal bir ışık içerisinde gönderildiği ve ona kılavuzluk ettiği anlatılmaktadır. Yani burada bozkurt tanrı değil, Yaratıcı tarafından gönderilen bir kılavuz olarak tasvir edilir. Hemen bütün Türk boylarında bozkurt motifi vardır.
 
OSMANLILARDA BOZKURT MOTİFİ KULLANILDI MI?
 
Akıncılar, başlarına Orta Asya’daki ataları gibi kızıl börk giyiyorlardı. (Kemalpaşazâde, Tevârîh-i Osmân, Ali Emîrî No. 31, v.95 b.) Kızıl (al, kırmızı) Osmanoğullarının hânedân rengi olup oradan Türk Bayrağı’nın rengi olmuştur. Muhtemelen I. Kosova Savaşı’ndan beri böyledir. Sultan denen Osmanlı prensesleri de gelinliklerini kırmızı giyerlerdi. Bizzat akıncı subaylığından yetişme, sonradan maliyeye geçen ve Sokollu-zâdelerden Peçevî İbrâhîm Efendi (Paşa), dayısı Ferhâd Paşa’yı anlatırken akıncıların börklerinin üzerine “kurt başı” koyduklarını yazar. Artık bu büsbütün Orta Asya’dan getirilmiş bir millî semboldür. Bu sembol İslâm öncesinden kalmış iki bin küsur yıllık geçmişe sahiptir. Akıncılar kartal kanadı takınır ve subaylar çok değerli olan kaplan ve leopar postu giyerlerdi. (Yılmaz Öztuna, Târih ve Medeniyet Dergisi, sayı 21, S. 16)
Bozkurt başlarda belki totem olarak kullanılsa bile Oğuz Kağan ve Göktürklerde sadece bir rehber, kılavuz olarak görülmüştür. Asya bozkırlarının hürriyet âşığı olan bozkurt, Türklerin karakteri ile birebir örtüşür.
Ayrıca her hayvan -totem veya rehber olsun- coğrafî mekânlarla doğrudan ilişkilidir. Aslan ve kaplanın çok olmadığı Asya bozkırlarının kralı bozkurttur. Gerçi Türklerde Bars Beg (pars) da vardır ama nadirdir.
Bugün sınır boylarında ve şehirlerde savaşan ve şehâdete susayan kolluk kuvveti yiğitlerimiz, elleriyle bozkurt işareti yaparken yüreklerden gelen sesle, bozkurt ulumaları gibi naralar atmak yerine “Allah Allah” tesbih nidalarıyla düşmana saldırıyorlar. Onların dillerinde Allah, alınlarında secde, kalplerinde cezbe varken bozkurdu sadece bir itici güç olarak hatırlıyorlar. Bütün hücrelerinde Resûl-i zîşân Efendimizin sevgisi, şâh-ı şehîd Hazret-i Hamza ve Ebâ Eyyûb el Ensârînin şehâdet rüyaları peşinden koşarlarken, kendilerine Anadolu kapılarını canı pahasına açan Sultan Alpaslan ve Kosova şehidi Sultan Murâd-ı Hüdendigâr’ın halefleri olduklarını bütün cihana ilân ediyorlar. Bu yiğitler hiçbir eski kayıtta bulunmayan “Tanrı Türk’ü korusun” yerine “Allah Müslüman Türk’ü korusun” ifadesini baş tacı ediyorlar. Cûdi ve Gabar dağlarında kar üzerine serdikleri seccadeleriyle Altay Dağları ile Cebel-i Rahme arasına manevi köprü kuruyorlar. Bu yiğitlere “kurtçu”, “kurda tapıyorlar” demek vebaldir. 
Bir dahaki yazımızda buluşmak üzere esen kalınız efendim...
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616951 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/616951.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT