BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Vefatının 102. Yılında SULTAN II. ABDÜLHAMİD DEVRİNDE HİÇ TOPRAK KAYBEDİLMEDİ Mİ?

Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Facebook
Sultan Hamid devri, harbin açtığı felâketlerin önünü almaya çalışmakla geçti. Unutulmamalıdır ki, bu devir, Kanuni Sultan Süleyman devri değildir.
 
Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı padişahlarının en uzun müddet tahtta kalanlarından biridir. Bu sebeple hakkında söylenenler de çoktur. Seveni kadar, sevmeyeni de vardır. Ama belki en az tanınan padişah olduğu için, her gün hakkında altı doldurulmaya muhtaç yeni rivayetler ortaya atılmaktadır. Kimi, bir karış vatan toprağını vermediğini söylerken; ötekiler de, en çok toprak onun zamanında kaybedilmiştir, diyor.
 
İpler kimde?
 
Sultan Hamid 1876’da tahta çıktı. O sene, son zamanlardaki Rusya’ya yakın politikası sebebiyle İngiltere’nin husumetini çeken Sultan Aziz tahttan indirilip öldürülmüş; yerine geçirilen Sultan V. Murad da olup bitenlerden dehşete düşerek hastalandığı için 3 ay sonra tahttan indirilmişti.
Sultan Hamid, bu hâdiselerin aktörlerine, Kanun-ı Esasi, yani anayasa ve parlamento sözü vererek padişah oldu. Böylece Osmanlı Devleti, Avrupaî manada bir taçlı demokrasi hâline geldi. Zaten Tanzimat devrinden beri devleti Reşit Paşa, Âli Paşa, Fuad Paşa, Rüştü Paşa, Nedim Paşa gibi bürokratlar idare etmekteydi. Artık bu sistemin adı konulmuştur.
Dolayısıyla tahta çıktığında ipler Sultan Hamid’in elinde değildir. Parlamento ve aslında hükûmet, devletin hakiki idarecileridir. Hele Midhat Paşa gibi güçlü bürokratlar, padişaha fazla söz hakkı bırakmamıştır.
 
"İngiliz Asrı"
 
Midhat Paşa’nın Sırbistan’daki basit bir sınır tanzimine razı olmayarak ve İngilizlerin desteğine güvenerek memleketi sürüklediği 1877-78 Osmanlı-Rus harbi, Türk-İslâm tarihinin en büyük felâketlerindendir. Halk arasında 93 Harbi diye bilinen bu fâcia, devletin idam fermanı olmuş; padişah cezanın infazını elinden geldikçe geciktirmiştir.
Son bir asır zarfında defalarca Ruslarla savaşan ve her defasında mağlup olan Osmanlı Devleti; İngiltere ve Rusya’yı dengede tutarak hayatta kalıyordu. Sultan Hamid, baba ve amcasının denge siyasetini miras almıştı. Rusya’dan çekinen İngiltere, XIX. asrın ilk yarısında Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmak için elinden geleni yaptı. Buna tarihimizde "İngiliz Asrı" denir. 
Ancak 1870’lerden itibaren iktidara gelen İngiliz hükûmetleri Rusya’ya yakınlaşarak, Osmanlı Devleti hakkındaki hayırhah politikayı terk etmişti. Mamafih İngiliz hükûmetlerinin de kafası karışıktı. Osmanlı, tamamen ortadan kalksın mı, yoksa parçalansın mı, karar vermemektedir. Şark Meselesi denilen bu mesele hakkındaki karara XX. asrın başında varacaktır.
Midhat Paşa, İngiliz taraftarı idi. Onların sistemine hayrandı. İktidara gelişinde ve yaptığı darbede İngiltere’nin rolü vardı. Ancak kendisinin faal bir vâlilikten öte kabiliyeti ve tecrübesi yoktu. 93 Harbi’nde İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni destekleyeceğini umuyordu. Ama umduğunu bulamadı. 1914’te olduğu gibi hiç girilmeyecek bir harbe sürüklenen devlet, tecrübesiz ellerde mahvolmuştur.
 
Zafer Âbidesi
 
Osmanlı askerî tarihinin en feci sahnelerinin yaşandığı 93 Harbi’nde Osmanlı orduları hem garpta, hem şarkta yenildi. Sırp, Rumen ve Yunanların müttefiki Ruslar, Yeşilköy’e kadar geldi. Üstelik buraya bir de zafer âbidesi diktiler. Türk tarihinin en feci antlaşmalarından biri, bugün Yeşilköy denilen Ayastefanos’ta 1878’de imzalandı.
Ancak Rusların fazla güçlenmesinden endişelenen İngiltere devreye girdi. Ayastefanos’un hükümlerini hafifleten bir nihai antlaşma aynı sene Berlin’de imzalandı. Bu yardım karşılıksız değildi elbette. Kıbrıs’ın idaresinin muvakkaten kendisine devredilmesini istedi. Bu aslında onlara bir üs tahsisi demekti. Kıbrıs, yine Osmanlı hâkimiyetinde mümtaz bir eyaletti. Vergiler İstanbul’a gelecekti. Teb’aya Osmanlı hukuku tatbik edilecekti.
Padişah böylece Osmanlıların Avrupa’dan tasfiyesini önledi. Berlin Muahedesi’ne göre bile devletin kaybı az değildi. Bu kayıplar Sultan Hamid’in saltanatı devrine rastlar. Ama bunlardan padişahın doğrudan mesuliyeti olduğu söylenemez. Bir kere padişah bu devirde fiilen idareci değildir. İpler, Midhat Paşa ve avanesinin elindedir. Harbin ve neticelerinin aslî mesulü onlardır. Ne gariptir ki, vatan kahramanı olarak tanınmış; her yere ismi verilmiştir.
 
Zaten Gitmişti
 
Sırbistan, Karadağ ve Romanya’nın resmen kaybı, bu muahede ile olmuştur. Ama bunlar zaten XIX. asrın başlarından itibaren tedricen muhtariyet elde etmişti. Harbden evvel neredeyse müstakil birer prenslik idi. 1878’de tam istiklal kazanmışlardır. Bulgaristan’da iki muhtar prenslik kurulmuştur.
Harb esnasında Ruslarca işgal edilen Kars, Ardahan ve Batum elden gitmiştir. Rusya’nın müttefiki olan Avusturya Bosna’yı işgal etmiştir. Muahede, Tesalya’yı da Yunanistan’a vermiştir. Padişah, bu maddenin tatbik edilmemesi için diplomatik yollarla yıllarca direnmesine rağmen, muvaffak olamamıştır.
Bu harbden sonra iyice zaafa düşen Osmanlı Devleti, iki mühim eyaletini kaybetti. Mısır, 1805’ten beri, Tunus ise 1710’dan beri muhtar (otonom) birer eyaletti. Merkezle bağları iyice zayıflamıştı. Fransa, 1881’de bir sınır çatışmasını bahane ederek Tunus’u işgal etti.
Süveyş Kanalı sebebiyle hıdivin aldığı borçları ödeyemeyen Mısır, 1882’de İngiltere tarafından işgal edildi. Osmanlı hükûmetinin Cihan Harbi’ne düşman tarafta girmesini bahane eden İngiltere, 1914’te Mısır ve Kıbrıs’ı ilhak etti. Bu kayıplar ancak Lozan’da tanınmıştır. Mısır ve Tunus’un kaybında da padişahın doğrudan rolü yoktur.
 
Tahtına mal oldu
 
Berlin Muahedesi’ne göre, Vilâyât-ı Sitte denilen doğudaki altı vilayette (Erzurum, Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Sivas)  muhtar bir Ermenistan kurulacaktı. Sultan Hamid, Ermenilerin bu vilâyetlerde ekseriyet olmadığını gerekçe göstererek maddeyi tatbik etmemiş; Hamidiye Alayları vasıtasıyla şarkın kaybedilmesini önlemeye çalışmıştır. Filistin’de Siyonistlerin muhtar bir Yahudi devleti kurmasına da yol vermemiştir. Bu iki ısrarı, tahtını kaybetmesinde mühim rol oynamıştır.
Ödenemeyen eski bir borç sebebiyle Fransız donanması Midilli’yi; Makedonya’daki bir gümrük zammı yüzünden de Müttefikler 12 Adaları işgal etmişti. Padişah, ufak tefek tavizlerle ve geri adım atarak hem Ege adalarını, hem de Makedonya’yı kurtarmıştır.
İtalya’nın gözünü diktiği Libya’da Sultan Hamid muktedir kumandanları vazifede tuttu. Mısır ile Tunus işgal altında olup buradan sevkiyat mümkün olmadığı için, silah ve askerce takviye etti. Yerli halkı silahlandırdı. Böylece Libya’nın 30 sene daha elde kalmasını temin etti ki, İttihatçılar, başa geçince, Harbiye Nâzırı Mahmud Şevket Paşa, Libya’daki askerleri çekerek buranın İtalyanlarca işgaline yol açmıştır
Al Taviz, Ver Taviz!
 
Sultan Hamid, İngiltere ve Rusya’ya karşı Almanya’ya yakınlaşarak, yeni bir denge kurmaya çalışmıştır. Rusya’ya tampon gördüğü muhtar Bulgaristan Emâreti’ni taltiflerle hep yanında tutmayı bilmiştir. Bu, Bulgarların da işine geliyordu. Bulgar Prensi, sık sık İstanbul’a gelip Osmanlı yaver üniformasıyla merasimlerde boy gösterir; bahşişini alır giderdi.
Sultan Hamid, 93 Harbi’ni vesile bilip dedesi Sultan Mahmud gibi ipleri elinde tutmaya çalışmıştır, ama iş işten geçmişti. Saltanatı, harbin açtığı felâketlerin önünü elinden geldiğince almaya uğraşmakla geçti.
Unutulmamalıdır ki, bu devir, Kanuni Sultan Süleyman devri değildir. Nitekim Girit’i elde tutabilmek adına 1897’de Yunanlarla harbe girmiş; galip geldiği hâlde, İngiltere’nin müdahalesiyle fazla bir netice elde edilememiştir.
Taviz vermek, geri adım atmak, özür dilemek hoş değil ama, daha büyük kazanç için gayet tabiidir. Ekonomik ve kültürel gücün ön plana geçtiği XX. asırda çok toprak sahibi olmak da, artık ehemmiyet taşımamaktadır.
 
İslâmcı değil, Halife!
 
İngiltere’nin Cemaleddin Afgânî’ye kurdurduğu ve Halifeliğin Arapların hakkı olduğunu iddia eden İslâmcılık politikası, 1880’lerden beri Arap topraklarında yayılmıştı. Burada bazı dine uzak Araplar arasında ihtilal cemiyetleri kurulmuştu. Sultan Hamid, burada Halifelik nüfuzunu kullanarak dik durabilmiştir. Sultan Hamid, İslâmcı veya Panislamist değildir; Müslümanların halifesidir.
Kimi zaman gururlarını okşayarak, kimi zaman ihsanlarla sadece Arnavudları değil; Arap ve Kürdleri de merkeze bağlı tutabilmiştir. Mesela Akabe ve Kûveyt gibi İngiltere’nin emperyalist siyasetinde çok üzerinde durduğu iki hassas noktada doğan krizleri ustaca idare edip bu stratejik toprakların kaybını önlemiştir.
Aynı şekilde Hicaz ve Akdeniz’in anahtarı olan Yemen’i de elde tutmuştur. Orduyu ve donanmayı güçlendirmiş; istihkâmlar kurmuştur. Çanakkale, bu sayede müdafaa edilebilmiştir. İnce diplomasisi ile gerek hakk-ı hükümrânîsini ve gerekse hakk-ı hilâfetini vesile ederek, çok vatan toprağını elde tutmayı becermiştir. Fevkalade müşkül bir zamanda devletin birlik ve tamamiyetini muhafazaya muvaffak olmuştur.
 
Tek kurşun atmadan ver gitsin!
 
Sultan Hamid’i bu yüzden tenkit edenler; “Makedonya elden gidiyor!”, “Padişah vatan topraklarını satıyor!” diye 1908’de dağa çıkıp ayaklananlar; 9 sene içinde vatan topraklarının onda dokuzunu kaybettiler. Jön Türkler daha iktidara gelir gelmez, 1908’de Bulgaristan ve Bosna elden çıktı. İktidar yolunda kendilerini destekleyenlere borçlarını böylece ödediklerine dair dedikodular etrafı sardı.
1911’de Libya, 1912’de Rumeli ve Ege adaları, 1914’te Kıbrıs ve Mısır, nihayet 1918’de Suriye, Filistin, Irak, Arabistan ve Yemen elden çıktı. Ordu merkezi olan Selânik tek kurşun atılmadan teslim edildi. Harb tehdidi altında olmayan Katar’dan da Jön Türkler 1913’te böyle çekildi. Bunlar olmamış gibi sonra da Türkistan’ı fethedip Turan hayaline dalanların bugünkü  takipçileri, Padişah’a bir şey söylemeye pek hak sahibi olmasa gerektir.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
612151 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/612151.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT