BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

LÜBNAN’DA SON OSMANLILAR

Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Facebook
Şu anda çeşitli sıkıntılarla boğuşan Lübnan, vaktiyle sürgün edilen Osmanlı hânedanına kucağını açmıştı. Öyle ki Beyrut, âdeta ailenin merkezi gibiydi.
 
3 Mart 1924 tarihinde halifelik kaldırılıp, kundaktaki bebekten eli bastonlu yaşlısına, hatta hizmetçi ve evlatlıklara kadar sürgün edilen Osmanlı hânedanı, kafesten çıkmış kanarya gibiydi. Ne gidecek yeri, ne de uzun zaman yaşayacak kadar parası vardı. Müslüman memleketlerin hemen tamamı işgal altında idi. İngiltere, Ankara’yı gücendirmemek adına, Filistin, Kıbrıs, Mısır, Irak gibi işgali altında tuttuğu yerlere hânedan mensuplarını sokmadı.
 
Cumhuriyet ama…
 
Cumhuriyet olmasına rağmen, Fransa öyle yapmadı. İnsan hakları müdafiliğini kaptırmamak adına, Osmanlı ailesini gerek Fransa’ya, gerekse işgali altındaki Suriye ve Lübnan’a kabul etti. Hatta onlara imparatorluk unvanlarının da yazılı olduğu pasaportlar verdi.
Aile, gittiği yerde uzun zaman kalamazdı. Avrupa, pahalı bir memleketti. İşi ve serveti olmayanlar için hayat zordu. Bazıları bulundukları yerde şartlar zorlaştığı için başka bir şehre hicret etti. İlk yıllarda bir kısmı halifenin de yaşadığı Fransa’ya, bir kısmı da Lübnan’a yerleşti. Gerisi, dünyaya dağıldı.
Kıskançlık sebebiyle Osmanlı ailesine hep soğuk bakan Mısır Meliki Fuad 1936’da ölüp de, oğlu Faruk tahta geçince kapıları açtı. Bunun üzerine ailenin bir kısım Mısır’a gitti. Faruk bunlara evkaftan cüzi bir maaş bağladı. Nispeten nefes alabildiler.
 
Niye Beyrut?
 
Böylece İstanbul’a benzeyen Nice, Beyrut ve İskenderiye şehirleri, ailenin kalabalık kollarının yaşadığı üç merkez hâline geldi. Bunlardan Beyrut, hem havasının latifliği, hem yabancıları yadırgamayan kozmopolit yapısı, hem mamurluğu, hem de memlekete yakınlığı sebebiyle tercih ediliyordu. Beyrut halkı, bilhassa Sünniler, Osmanlıları sever, hürmet gösterip yardım ederdi. En mühimi, limana zaman zaman yanaşan gemilerde Türk bayağını görmek, limana inip Türk denizcilerle görüşebilmek, memleket havasını koklamak, gurbetteki sürgünler için paha biçilmez bir nimetti.
Ayşe Sultan’ın torunu Ayşe Nâmi Hanım an­lattı: “Lübnan’daki hânedan mensupları arasında, bir tesânüd [dayanışma] vardı. Avrupa’ya gidenler için vaziyet böyle olmadı. Mesela Beyrut’ta iken, Nâile Sultan her pazar aile efradını yemeğe çağırırdı. Çocuklar birbirleriyle oynar; bir cihetten sürgünü çok hissetmezlerdi.” Fatma Sultan’ın Menâra semtinde evi de ailenin buluşma noktalarının başında geliyordu.
Eski rejimin adamı olduğu için sürgün edilen 150’liklerden de Beyrut’ta bulunanlar vardı. Meşhur edip Refik Halid Karay bunlardan biridir. Sultan Vahideddin’in posta nazırı idi. Gurbet Hikâyeleri, Sürgün, Nilgün gibi kitaplarında o günleri çok güzel tasvir eder. Şair Rıza Tevfik de Beyrut’ta sürgünde idi. “Uçun kuşlar uçun doğduğum yere/Şimdi dağlarında mor sümbül vardır” diye başlayan emsalsiz şiiri, bu gurbetin hissiyatıyla yazılmıştır.
 
Vatanım nasıl?
 
Sultan V. Murad’ın torunu Ahmed Nihad Efendi ile kardeşi Rukiye Sultan ve zevci Şerif Abdülmecid Beyrut’ta Eşrefiye’de idi. 1944 senesinde hânedan reisi olan Nihad Efendi, ertesi sene felç geçirdi. 1954’teki vefatına kadar, günlerini pek basit döşeli mütevazı evinde, üzerinde bir kilim serili bulunan ve gece kendisine yatak vazifesi gören bir sedirde geçirirdi. Odanın yegâne ziyneti, duvarda asılı Türk bayrağı idi. Sık sık limanı seyreder; Türk bayrağı taşıyan bir geminin limana girip girmediğini kontrol ederdi. Görünce de, bastonuna dayanarak alil vücudunu sürükleye sürükleye rıhtıma kadar iner; bayrağı yakından seyredip, yorgun ve mahzun bir şekilde eve dönerdi.
Sultan V. Murad’ın kızı Hadice Sultan, Beyrut Eşrefiye’de 1937’ye kadar yatalak hâlde yaşadı. Kabir taşını Rıza Tevfik yazmıştır. Sultan’ın fakru zaruret içinde yaşayan oğlu Hayri Bey, memlekete dönmek için ısrarla hükûmete yalvarmış; kabul edilmeyince buhran geçirip hayatına son vermişti.
Hadice Sultan’ın kızı Selma Hanımsultan bir Hind prensiyle evlenip Hindistan’a gitti ki, meşhur yazar Kenize Murad’ın annesidir. İkisinin de hayatı roman gibidir. Selma Hanımsultan İstanbul’u çok özler; Beyrut limanına inerek, İstanbul’dan gelen gemilerden inenlere, ‘İstanbul nasıl? Vatanım nasıl?’ diye sorardı.
 
Prensin sarayı
 
Sultan II. Abdülhamid’in oğlu Selim Efendi, Beyrut’un Cünye semtinde otururdu. Hatta parası bittiğinde, ev sahibi olan Ermeni kira almadan senelerce oturmasına müsaade etmişti. Bugün de ayaktaki bu basit eve halk “Kasru’l-Emîr” (Prens sarayı) derdi.
Sultan Hamid’in oğlu Âbid Efendi, kızları Naime ve Refia Sultanlar ile Ayşe Sultan’ın oğlu Ömer Nami Bey Beyrut’ta idi. Selim Efendi’nin kızı Nemika Sultan, yine sahilde, ama daha Osmanlı karakterindeki Trablus’ta otururdu. Türkiye’nin ilk yüksek maden mühendisi olan kocası Kenan Bey, Trablus’ta belediye reisliği bile yapmıştı.
Sultan Reşad’ın oğlu Ziyaeddin Efendi bir ara Beyrut’ta oturmuş; sonra İskenderiye’ye taşınmıştı. Şehzade İbrahim Tevfik Efendi’nin kızı Fatma Zehra Sultan; Selim Süleyman Efendi’nin oğlu ve Enver Paşa’nın kayınbiraderi Şerefeddin Efendi; Sultan Aziz’in torunları Cemaleddin Efendi ve oğulları Hüsameddin ve Sadeddin Efendiler, yine Sultan Aziz'in torunları Nizameddin ve Ahmed Tevhid Efendiler, Sultan Aziz'in kızı Nazime Sultan ile sürgünden evvel ölen diğer kızı Esma Sultan’ın ailesi hep Beyrut’ta idi. Şerefeddin Efendi defalarca ticaretle uğraşmış; ama hep iflas etmişti.
 
 
Aynı âdet, aynı teşrifat
 
Kocaları sebebiyle nispeten elleri geniş olan Naile ve Nazime Sultan’ın hayatları sanki İstanbul’da gibi aynı teşrifatla devam ediyordu. Nazime Sultan vefat edince, bir müzeyi andıran evindeki eşyaya Lübnan başbakanı Riyad Sulh el koydu.
Bir ara Sultan Reşad'ın torunu Nâzım ve Sultan Hamid'in torunu Orhan Efendi Beyrut’ta kaldılar. Memlekette iken otomobil sürmeyi öğrenen Nâzım Efendi, Beyrut-Bağdad arasında; Orhan Efendi de Beyrut-Şam arasında taksicilik yaparak geçindiler. Geçerlerken tanıyan polisler, selama dururdu. Sultan Reşad’ın torunu olup, Ürdün Prensi Naif ile evlenen Mihrümah Sultan, Beyrut’u, o zaman sıkıcı bir kasaba olan Amman’a tercih ederdi.
Lübnan’da herkesin hayatı da iç açıcı değildi elbette. Sultan Abdülaziz’in torunu Ahmed Tevhid Efendi, 1966’da Beyrut’ta bir göz odalı pansiyonda zaruret içinde vefat etti. En son saatini rehine koymuştu. Naaşı kimsenin haberi olmadan ortada kaldı ve bozulmaya başladı. Konu komşunun yardımıyla kimsesizler mezarlığına gö­müldü. Beyrut’un en eski mezarlığı olan Bâşura, bir hayli hânedan ferdini ağırlar.
 
 
Osman Gazi’ye en yakın Osmanlı
 
Hâlihazırda Nice ve İskenderiye’de aileden neredeyse kimse kalmamıştır. Beyrut’ta ise hânedandan 4 aile yaşamaktadır. Bunlardan biri Sultan Hamid soyundan, Nemika Sultan’ın torunlarıdır.
54 yaşındaki Şehzade Orhan Efendi ise, Sultan Aziz’in soyundan gelen yegâne şehzadedir. Evlidir; ama çocuğu yoktur. Ondan sonra Azizî kolu erkek cihetiyle sönecektir.
Sultan Mecid’in oğlu İbrahim Tevfik Efendi’nin torunu 92 yaşındaki mühendis Yavuz Alpan Bey, şu anda ailenin en yaşlı mensubudur. Geçen sene 101 yaşında vefat eden ablası Bilun Hanımsultan, sürgünü yaşayanların en son vefat edeniydi. Vefatına kadar kendisine bu muameleyi reva görenlere kırgınlığını dile getirdi.
Sultan Aziz’in kızı Esma Sultan’ın torunları da Beyrut’tadır. Bunlardan 90 yaşındaki tüccar Alp Osmansoy Bey, şu anda Osman Gazi’ye en yakın kuşaktaki tek kişidir. Yeni nesil, işsizlik sebebiyle Beyrut’u terk ederek. BAE’ye yerleşmeye mecbur kalmıştır.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616234 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/616234.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT