BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Fatıma Hatun, kocasının çaresizliğinin farkındaydı

Bütün kalbiyle daldı; kendini dünyaya bağladığını hissettiği şeye, bitmeyen hayallerine...
 
 
Kalbindekiyle koyun koyuna sarılıp daldı Fatıma Hatun... Yer yer sıvası dökülmüş duvarlarındaki şekillere takıldı… Gözleriyle bir şeyleri aradı hep... İçinde kalan son umut kırıntısıyla ellerini kaldırıp semaya, gözyaşlarının yol yol iz bıraktığı yüzüyle bir kez daha yalvardı: “Allahım senden başka el açacak kimsemiz yok, kapına geldik boş çevirme… Hakkımızda en hayırlı olanını nasip eyle. Ahmed Efendinin kalbine ferahlık ver! Numan’ımı mahcup eyleme…” Her duasında kuş gibi oluyordu sanki ve yine yükünü sırtından indiren bir hamal kadar hafiflemişti. Bütün kalbiyle daldı; kendini dünyaya bağladığını hissettiği şeye, bitmeyen hayallerine… Her şeye rağmen tefekkür edip düşünebiliyordu… Seyreden; ona göz ucuyla bakarken; hiç de zor değildi onun mahzun olduğunu anlamada. Göz kapaklarının altına sakladığı mahcubiyeti; yüzündeki saf, sade çizgilerde ele veriyordu kendini… Billurdan yaşlarsa ispatı değil miydi?
Yüzü bembeyaz kesilmiş vaziyette Koyunlucalı Ahmed Efendi; bir gölge gibi kapı aralığından kayıverdi içeriye. Dalgınlığından olsa gerek selâm dahi vermedi. Babası Mahmud Efendi’den yadigâr; duvara asılı, yarım hilâl saplı vişne asaya takıldı gözleri. Ona lisan-ı hâl ile çok şeyler söylüyor gibiydi: “Bir zamanlar ben de taze bir fidandım, serilip serpilip meyve vermeyi murat ederken bir el beni bulunduğum gövdeden kesip aldı. Sarardım, soldum kurudum, yakılmaktan korkarken baston yapıldım. İşe yarar hâle geldiğim için pek sevinmiştim. Sonra baban satın aldı. Mescide giderken ona arkadaş oldum. Yorulunca bana yaslanırdı. Bu ne hoşuma giderdi bir bilsen. Şimdi hepsi de hayal… En kötüsü; çürümeye terk edildim!..”
Ona; istikbaldeki hayatın nasıl olacağı konusunda düşünmesi için tam bir fırsattı… Hiç zaman kaybetmeden aldı eline. Üfledi tozlarını sildi. Kendine çok şey anlatıyordu bu kuru odun parçası. Kapadı gözlerini… O; eski zamanlardan yenilerine doğru müthiş bir yolculuktaydı. İstikbâline, gelecekteki hayatına doğru yolculuk zamanıydı şimdi… “Bu seferin sırrını anlatan yeşil cübbeli, küçük dev adamı da aldın yanına… Tek başına, yalnız hiçbir şey olmuyor Fadıl Hocam” diyebildi sadece…
Fatıma Hatun kocasının çaresizliğinin farkındaydı. Yanına yaklaştı.
- İşin ucunda ölüm yok ya efendi!
- Biliyorum da…
- Dahası ne? Ver gitsin!
- Demek kolay!
- Zorluğunu yaşıyoruz! Rabbim bir kapı açar biiznillah!
- !!!
- Çocuklar çoktan geldiler. Fena ıslanmışlardı. Elbiselerini değiştirdiler, karınlarını doyurdum. Onlar da Müderrislerin niçin geldiklerini merak ediyorlar? Yusuf; “ben neyse de Numan’ımız okusun” diyor. Her hâlde anlamışlar meseleyi…
- !!!
- Hem de “ben onun işini de yaparım” diyor.
- Fedakârlık işte…
- Çocuklarda o var.
- Bizde eksik!
- Onu demek istemedim Koyunlucalı!
- Bilirim hatunum! Seni bilmem mi?
- !!!
- Kördüğüm oldu, çözemiyorum!
- Yalnızlıktan, fukaralıktan korkma efendi! İşin ehemmiyetini ve bilhassa vebalini düşün sadece…
- Mana içinde mana… İşte bunu, yani yalnızlığı hiç yaşamadım hayatımda…
- Cevabın ne olacak? DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
611176 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/611176.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT