Bitti mi? Bitmedi. "Devam et öyleyse" dediler, tekrar döndük mevzuya. O günlerde İHA iyi teşkilatlıydı Irak'ta. Vuzarat-ül âlâmda (Enfarmasyon Bakanlığı) hususi oda vermişlerdi hatta. Kameralar, montaj setleri, canlı yayın arabaları… Filistin Otelinin bahçesinde bir çadırlık yer kapmış, haber geçiyordu dünyaya. Bağdat'ta pek Türk kalmamıştı, kalanlar da mutat aralıklarla uğruyorlardı çadırımıza. Bunlardan biri aşırı solda siyaset yapan bir gençti (adı bende kalsın) canlı kalkan olarak gelmişti Bağdat'a. BAAS'çılar çocuğu santrale yerleştirmişler ki, zikrolunan tesis ilk vurulacaklar arasında.  O zamanlar böyle cep telefonları yok ara sıra gelir, uydu telefonundan Türkiye'yi arar. Çay içer, muhabbet ederiz, delikanlı çocuk aslında.
Bilmem haddimi mi aştım ama bir gün "tamam" dedim, "seni anlıyorum sırf Irak halkıyla dayanışma adına canını koyuyorsun ortaya. Ama yerinde olsam niyetimi de ayarlardım ayrıca. Böyle bir riski aldıktan sonra öbür dünya için de bir şeyler kazanmalı. Şehitlere vadedilen makamları duymuşsundur mutlaka.
-Abi sen ibadetli şehadetli konuşuyorsun da, herhalde Alevi olduğumu söylemedim sana.
-Öyle ise tam yerine geldin. Bak Ehl-i Beytin büyüklerinden Abdülkadir Geylani hazretleri hemen şuracıkta, 12 İmam'dan Musa Kâzım Hazretleri nehrin öbür kıyısında. Kufe'ye, Samarra'ya, gidebilir misin bilmem ama buralara kadar gelmişken bari Hazret-i Ali'yi (Kerremallahü vecheh) atlama. Ne zaman istersen söyle, düşeriz önüne, yük olurum diye düşünme asla.
Böyle bir şey beklemiyor olmalıydı. "Ne desem bilmem ki" diye mırıldandı, üstelemedim daha fazla.
Aradan üç gün mü geçti, beş gün mü bilemeyeceğim geldi, gözünün bebeği gülüyor âdeta.
-Abi o dediğini yaptım. Türbeleri gezdik, müminlerle birlikte el açtım Allah'a.
-Aaa ne iyi, nasıl rahatlıyor değil mi insan?
- Meğer Sünni camilerinde de Ali, Hasen, Hüseyin yazıyormuş çok şaşırdım bunu duyunca. Sana bir şey diyeyim mi beni en çok Azamiye (İmam-ı Azam hazretlerinin bulunduğu külliye) etkiledi. Orada tarifsiz bir sükûnet var, içim hoş oldu valla.
-Eh İmam-ı azam da Cafer-i Sadık hazretlerin talebesi, feyzi bereketi yine Ehl-i beyt kanalıyla.

TIKRİTLİLER DAHA EŞİTTİ

O günlerde Irak halkı eşit ama Tıkritliler daha eşitti. Saddam'ın hemşerileri vali, hakim, komutan oluyor sivrilebiliyorlardı kolayca. Saddam Sünni bir kabilenin mensubuydu ama Şiiler ekseriyetteydi Irak'ta. Peki bir çekişme, didişme, niza?
Saddam da BAAS'çıydı sonunda, Sünniler de çekiniyor, dolanmıyorlardı ayağına. Kendi aramızda konuşurken "amcam" derdik biz ona. İçinde Saddam geçen cümleler takip ediliyordu. Sağım solum önüm arkam sobe, "muhaberat" her tarafınızda.
Ama şu var ki değişik mezhep ve meşrepdeki insanlar birlikte yaşayabiliyorlardı pekâlâ.
Şii camilerine de girip çıkabiliyor, ehli beyt kabirlerini ziyaret edebiliyorduk rahatlıkla. Diyelim şehirler arası yolda gidiyorsun, mola verdin. Hani benzin istasyonlarının küçük küçük mescidleri olur, dolar dolar boşalırlar. Hep birlikte saf tutarsın, yanındakinin Şii olduğunu seccadeye koyduğu taştan anlarsın anca.
Amerikalıların başkente doğru ilerledikleri günler. Bağdatlılar O Cumayı Azamiye'de kılmışlardı. Şii ve Sünni liderler kol kola girmiş "ümmet vahdet" diye haykırmışlardı bir ağızdan.
"Lâ şarkiyye lâ garbiyye! Vahde vahde İslamiyye!"
Bak slogan hâlâ kulaklarımda.
Sonra… ABD işgali ve çakallar çıktı ortaya. Bir bomba Sünni camisine, bir bomba Şii türbesine, nifak tohumları ektiler ustalıkla. Menkıbeleri ile büyüdüğümüz Hasan bin Ali Askeri (Zeki) ve İmam Ali Naki gibi velinin kabr-i şerifine patlayıcı yerleştirebilecek bir Müslüman düşünemiyorum. Bunu kim yapabilir? Muhtemel kargaşadan kim istifade edecekse? Ya Washington, ya Londra.

ZİRVEDEN ZEMİNE

Bir zamanlar Irak'ın ekonomisi çok güçlüymüş, halk düzgün evlerde oturur, kaliteli arabalara binermiş. Irak dinarı dolardan bile kıymetliymiş o sıra.
Sonra ambargo yılları… İlaç, kimya, yedek parça bulunmasa da ülke müreffehti hâlâ. Dicle ile Fırat arasında bastonunu unutsan yeşerir, adı üzerinde Mezopotamya!
Düşünün 15-20 liraya arkadaşlarınızı yemeğe götürebilir, mükellef sofralar kurdurabilirdiniz seçme lokantalarda. O nasıl bolluk? Pilavlar kayık sinilerle gelir, et tepeleme doldurulur tabaklara. Akşamları Dicle kıyılarında allı yeşilli ampuller yanar, mangal dumanları karışır nargile kokularına. Bağdatlılar beş okkalık sazanları ortadan yarar sarımsaklı sirkeye yatırırlar. Akşam ortalık Kızılderili kampına döner, boy boy ateşler yanar. Zikrolunan balıklar yelken gibi açılır sıralanır közün karşısında. Adı meskuf, tadı bilmem nasıl anlatıla?
Sizi Dicle üzerinde ağır ağır kımıldayan teknelere alırlar, her seferinde de öyle olur meskuf gelene kadar yediğiniz ful, felafel, fava, humus, hudarat karnınızı doyurmuştur kedi gibi bakakalırsınız balığa.
Osman ile Kadiriye'de bir seyyar keşfetmiştik, adam bir çay demliyor on numara. Bağdat'tan geldikten sonra uzun yıllar demliğe hil (kakule) attım, o lezzeti unutamadım hâlâ. Zikrolunan ocakçı bir semaveri ve üç beş oturağı olan garibin teki ama para veremezsin asla. Niye? Misafirmişiz. "Ya misafirlik üç gün olur" and yemin, zorla sıkıştırırsın avucuna.
Bir tavukçuya girmiştik hiç unutmam. Boş masa yok, selam verip çöktük birinin yanına. Garsonu bekliyoruz, sipariş vereceğiz daha. Adamcağız tepsisini uzattı "beklemeyin buyurun taama." 
Böylesine sıcak candan insanlar, nasıl efendiler, nasıl kibarlar.
Şimdi kimin kime vurduğu belli değil, bombardıman altında bu kadar huzursuz olmamıştık inan.

ARKASINDA İNGİLTERE Mİ VAR?

Suudların gittiği yoldan
İşgalin ardından Kürtler Amerikalılara yanaştı. Hem petrolün başına oturdular, hem de Cumhurbaşkanlığını kopardılar. Alel acele ordularını kurdular, havalideki Arapları ve Türkmenleri yok saydılar.
Türkmenler mazlumdur, sesleri çıkmaz ama Araplar ikaz ettiler kibarca. "Bakın Amerikalılar ilanihaye duracak değil, yarın çeker giderler, kalırız baş başa!"
Başları dönmüştü, aldırmadılar.
Maliki ayrı vaka, Irak halkını kucaklamadı asla. Şiiler kadrolaşırken Sünni Araplar devlet kademelerinden ayıklandı, aşağılandılar. Halbuki tahsilli, aydın bir kesimdi anlaşabilirlerdi pekâlâ.
Şimdi Sünni Arap ne yapsın? Ne Erbil'e yaranabiliyor, ne Bağdat'a.
Baskı baskı nereye kadar, kedi bile sıkışınca tırmık atıyor insana. Eğer Haşimi gibi mutedil bir isim etrafında toplanabilselerdi bunları yaşamayacaktık. Maliki izin vermedi, "yardımcımdır" demedi idama kalktı hatta.
El Kaide fırsat avcısı, kaosu değerlendirdi ve IŞİD parlayıverdi bir anda.

BU FİLMİ SEYRETMİŞTİK

İsrail'in ateş gücü ortada ama Gazzeli garipler karşısında 10 metre ilerleyemedi bir ayda. Halbuki IŞİD militanları kamyonetlere doluştu mu, 150 km yol alıyor, ha bire bayrak dikiyorlar. Irak ordusu önünü boşaltıyor, devir teslim yapıyor adeta.
Bunun arkasında Batı siyasetini görmek için arif olmaya gerek yok.
Ama efendim Pentagon IŞİD mevzilerini bombalamadı mı?
Evet kahraman çıkarmanın bir yolu da o, "Amerika'yla savaşıyormuş görüntüsü" para ediyor bu coğrafyada.
Medyaya göre Şii olmayan herkes Sünni. Bizim bildiğimiz Ehl-i Sünnet ile Selefiler arasında dağlar var oysa. İmam-ı Rabbani hazretleri yolumuzun esası ikidir buyuruyor: Şer-i şerife ittiba, mahlukata şefkat! 
Menkıbelerde hurma sepeti ile gelen karıncayı yerine bırakmak için fersahlarca yolu geri  dönen, sinek kondu diye kalemini durdurup uçmasını bekleyen büyükleri okumadık mı. İslâmiyet bu işte.
Şimdi tarihe medeniyete saldıran, gözünü kırpmadan cana kıyan, yağma yapan, kadın kaldıran IŞİD'i nasıl koyarsın yan yana.
İslamiyet teslim olmaktan gelir, Resulullah Efendimizi (Sallallahü aleyhi ve sellem) , sahabe-i kiramı, tabiini, tebe-i tabiini, mezhep imamlarını, fukahayı ulemayı kenara koyup sığ bilgin ve düz mantığın ile Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarmaya kalkarsan olacağı bu. Tefsir diye bir ilim var, biz mealcilik yaptırıyoruz çoluk çocuğa. 
Efendim Türkiye'den 3 bin militan IŞİD saflarında savaşıyormuş.  Vah vah vah! "Bunları kim yetiştirdi acaba?"
Selefiler kendilerini gizlemiyor ki, ilahiyat fakültelerinde ders veriyorlar açıkça.
Amel imandan cüzdür diyen Selefiler günahkâr müminleri tekfir ediyor. Boko Haram, Taliban dönüp dönüp vuruyor Müslümanlara, Eşşebab bütün eylemlerini camilerde gerçekleştiriyor.
Sahi Selefi Suudlar nasıl devlet oldular?
Abdülvahab kan döke döke ilerlemedi mi? Abdülaziz ve oğlu Suud kendilerinden olmayan herkesi müşrik ilan etmedi mi? Malı canı helaldir deyip yumulmadılar mı yağmaya.  
Müminler feryad figan ağlaşırken, Lawrensler el ovuşturmadı mı yalana yalana?
Yüreği dayanan Ahmed bin Zeyni Dahlan'ın Hulasat-ül-kelam'ını, Eyyub Sabri Paşa'nın Tarih-i Vehhabiyan ve Mirat-ül-Haremeyn kitaplarını okusun.
Hicaz ve Taif katliamının anlatıldığı sayfalarda IŞİD militanlarını göreceksiniz adeta.